| Kaya Ataberk |
Mezhepçi yükseliş
Siyasette dinci-mezhepçi yükseliş Geçtiğimiz hafta “Alevi mitingi neye hizmet ediyor” diye sormuştuk ve tarihsel-siyasal açılımlarıyla cevap aramaya çalışmıştık. Tespitimiz Türkiye’de daha önceden Lübnan ve Irak örneklerinde de görüldüğü gibi mezheplerin ve etnik grupların birbirini boğazladığı, bu arada da Türk Milletinin parçalandığı, moleküllerine ayrıldığı bir planın devreye sokulduğu yönündeydi. Biz olayı bu çerçeveden değerlendirerek Türk Milletini gelecek zor günlerle ilgili olarak uyarmaya ve hazırlıklı olmaya çağırırken, geçtiğimiz hafta yaşadıklarımız, bölünmenin aktörü olmaya aday siyasetlerin tümünün çoktan hazır olduğunu kanıtladı. Miting tertipçilerinin AKP’ye karşılarmış gibi davranarak sol kamuoyunu yanına almaya çalıştıkları ortadaydı. Ancak orta vadede mezhepçi ekibin AKP ile çok rahat uzlaşacağı da belliydi. Ancak bu uzlaşma bizim beklediğimizden de çabuk gerçekleşti. AKP ilk etapta “bunlar uç talepler” diyerek tepki vermişti. Ancak bu ifadenin sahibi olan Devlet Bakanı Said Yazıcıoğlu; “Alevilerin huzurlu bir şekilde yaşamasını arzu ediyoruz. Uç talep ifadesi kastı aşan bir ifade olmuştur” diyerek hemen geri adım attı. AKP’nin ve komprador sol kesimin etnik siyaset temelinde ve ulus karşıtlığında birleşmesi, yıldırım hızıyla gerçekleştirildi. Diğer taraftan Alevileri mezhep tuzağına sürükleyen PKK yandaşı ekibin bir destekçisi daha ortaya çıktı. Bu bizim açımızdan aslına bakılırsa çok da beklenmedik bir durum değildi. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “Korkular ve önyargılar aşılmalı. Sorun doğru bilgilere dayalı bir zeminde ele alınmalı. Alevlik siyasi istismar ve rant aracı olmaktan çıkarılmalı… Küçümseyici ve dışlayıcı tavırlardan kaçınılmalı” açıklamasında bulunarak mezhepçilere destek çıktı. Solculuğu kimseye bırakmayan Alevi-Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Ali Balkız da MHP’li faşistlerin desteğini hemen olumlamaktan gecikmedi. Balkız; Bahçeli’nin açıklamalarının çözüme katkıda bulunduğunu belirtirken “Gözüküyor ki herkes bu işin mutlaka çözülmesi gerektiğine inanıyor” diyordu. Çorum ve Maraş katliamlarında Türk Alevi vatandaşlarımızı katledenlerle, Türk düşmanı ırkçı PKK’nın kuyrukçularının bu buluşması Kürt-İslam cephesinin karakterini bir kez daha ortaya koymuş oldu. Tüm bunların üstüne Baykal’ın CHP’de yarattığı “kara çarşaf açılımı” da eklenince Türkiye siyasetinin yaşadığı dinci-mezhepçi yükseliş bir kez daha üzerinde durulması gereken bir hal aldı. Geldiğimiz noktayı daha iyi değerlendirmek için biraz daha eskilere gitmeliyiz… 82 yıl önce verilen laiklik mücadelesi Yaşadığımız sürecin Cumhuriyet rejiminin ve laikliğin tasfiyesinin ciddi bir adımı olduğunu görüyoruz. Siyasetin merkezi mezhep meselelerine kuruluyor, Atatürk’ün kurduğu parti Şeriat tablolarına terk ediliyor. Ne tesadüftür ki, Türk halkının kurtuluş mücadelesinde laikliğin getirdiği en önemli kazanımlardan biri de tam 82 yıl önce bu günlerde gerçekleşmişti. 30 Kasım 1926’da Atatürk’ün önderliğindeki Türk devrimi önemli adımlarından birini daha attı. Yıllardır Türk halkının üzerinde ağır bir yük oluşturan tekke ve zaviyeleri kapattı. Bugün bu olay hem Şeriatçı yobazlar tarafından hem de Alevi baronları tarafından acı bir gün olarak anılmaktadır. Elbet bunun da bir nedeni var… Her devrim halkın çıkarları için belli önemli adımları atarken, halkı sömüren kesimlerin sömürü mekanizmalarının da önünü keser. Tekkeler ve zaviyeler de Türk halkının hem maddi hem de ruhani olarak sömürülmesinin araçlarıydılar. Padişahla başlayan hiyerarşik sömürü şeyhlere, çelebilere, derebeylerine ve aşiret reislerine kadar iniyordu. Bunların tümü birden de halkın ezilmesinde birleşiyorlardı. Her tekkenin elinde önemli ölçüde toprak ve köy vardı. Bu toprağın gelirinin kontrolü ve üzerinde yaşayanların hayatı da buradaki “ruhani”lerin elindeydi. Tabi bu, aslında işin normal olduğu dönemlerdeki durumdu. İlerleyen yıllarda Osmanlı toplumsal sisteminin iyiden iyiye yozlaşmasıyla beraber bu tekkelerin, tarikatların bir önemli işlevi de Türk Milletinin içinden çıkan ilerici akımlara karşı sömürgecilerin destekçiliği oldu. Artık bunlar sadece sömürünün değil aynı zamanda irticanın da odağıydılar. İrtica, öyle bir mikroptu ki bu mikrobun topluma yerleşmesi ilerici-devrimci akımların düşmanlıkla karşılanması ve sömürgeciliğin rahatlaması anlamına geliyordu. Atatürk, tüm bunları çok cepheli bir şekilde değerlendirerek olaya daha Cumhuriyetin ilk yıllarında müdahale etti. Türk toplumunun sırtında her anlamda kambur haline gelmiş ve muhakkak tarihin çöplüğüne atılması gereken bu Ortaçağ unsurlarını tasfiye etti. Türklerin gerçek bir halk ve millet olarak ortaya çıkmasının yolunun buradan geçtiğini Atatürk çok iyi biliyordu. Laiklik: Halkçılığın ve milliyetçiliğin sigortası Altı ok, ulus devleti temel alan bir devrimci program olarak kuruldu. Atatürk’e göre esas yaratıcı ve tarihin gerçek öznesi ulusun kendisiydi. Ancak Türkler yıllardan beri sömürgeciliğin ve onun işbirlikçisi Ortaçağ düzeninin elinde ulus olma bilincinin uzağındaydılar. Bu durum doğal olarak emperyalizmin en önemli güçlenme sebebi oluyordu. Ezilenlerin emperyalizme karşı geliştireceği direnişin tek yolunun Ulusal Kurtuluş Savaşlarından ve ulusal dirilişten geçtiği temel bir gerçeklikti. Emperyalizme direnecek tek yapının ulus olması, sömürgecileri milliyetçiliğin olduğu gibi laikliğin de düşmanı yapıyordu. Emperyalizmin tercihi her zaman için çağdaş bir ulus yerine, mezheplerin ve tarikatların bir mozaiğiydi. Böyle bir ortaçağ yapılanması; birbirine karşı kullanılmaya ve topluca sömürülmeye açık bir durum oluşturuyordu. Bu nedenle uluslaşmayı, çağdaş ulusal direnişi sağlamanın temel meselesi de laiklik uygulamasıydı. Sömürgeciler etnik kartlarını milliyetçiliğe karşı kullanırken, mezhep kartını da laikliğe karşı kullandılar. Diğer taraftan laiklik, milliyetçilikle beraber halkçılığın da vazgeçilmez sigortası konumundaydı. Batıda kapitalizm kurulurken genel olarak feodal toplumsal yapıları yıkarak yerine kendi kapitalist sömürü mekanizmalarını ikame ederek yoluna devam etmişti. Bizim gibi ezilen ülkelere ise kapitalizmin girişi dışardan ve farklı şekillerde gerçekleşti. Ortaçağa ait kurumları yıkmak buralarda Batının işine gelmedi. Aksine bu yapıları birebir müttefik olarak değerlendiren sömürgecilik bunları daha da yozlaştırarak kendisine eklemledi. Böylece bizim gibi ülkelerin “kapitalizm” olmayan kapitalizmi de doğmuş oldu. Sömürgecilikle, Ortaçağ kurumlarının bu birlikteliği de emperyalizmle Şeriatın siyasal birlikteliğinin maddi zeminini oluşturuyordu. Halkçı ve milliyetçi bir devrimci düzen kurmanın peşindeki Cumhuriyet rejiminin başından itibaren laikliği temel kriterlerden biri olarak benimsemesinin nedeni de burada gizliydi. Sömürüye son vermek için dinsel gericilik, mezhepçilik şekillerinde ezilen ulus milliyetçiliğinin karşısına çıkan düzenle demücadele etmek esas olmuştu. Laiklik Cumhuriyetin de, ulus ve halk olmanın da en önemli sigortasıydı. Dinci ve mezhepçi siyaset Türkiye’yi nereye götürüyor? Atatürk’ün ölümünden sonra tüm ilkelerinden geri dönülürken ve tavizler verilirken sağcılığın ilk hedef aldığı kalelerden biri bu nedenle laiklik olmuştu. Bugün; tekke ve zaviyelerin kapatılmasını demokrasi karşıtı bulan Fethullahçı sağcılık ve sivil toplumcu “solculuk” nasıl laiklik düşmanlığında ortaksa; o dönemde de aynı düşman cephe bir arada duruyordu. Laiklikte açılan gedikler toplumda yaratılan uluslaşma ve çağdaşlaşma dokusunun dağılmasına neden oluyordu. Bu nedenle buradan özellikle saldırıya geçildi ve Şeriatçılık bilinçli olarak desteklendi. Atatürk’ün cumhuriyetçiliğinin karşısına çıkarılan ideoloji de Kürt-İslam ideolojisiydi. Bu ideoloji aslında ırkçı faşistlerden, Kürtçülere, Şeriatçılardan, merkez sağcı liberallere kadar geniş bir koalisyondan oluşmuştu. Bu koalisyonun kendisini açıklıkla tanımlaması için AKP faşizminin kendisini göstermesini beklemek gerekti. AKP ile beraber Kürt-İslam anlayışının tüm siyaset zeminini ele geçirişine de şahit olduk. Bugün MHP’den komprador sola kadar geniş bir cephenin etnikçilikte ve mezhepçilikte birleşmesi tesadüf sayılamaz. Bu o kadar kirli bir ittifaktır ki, birleştiği nokta Türk ulusuna düşmanlıktır. Siyasetteki toptan sağcılaşma, toptan bölücüleşmenin de ana kaynağı oldu. Sağcılık toplumun ulus olmasından rahatsız olur. Ulus kendi örgütlenmesini Cumhuriyet adıyla kuracak ve her türlü sömürünün önüne geçmenin yolunu bulacaktır. Aslına bakılırsa tüm Kürtçü, faşist, İslamcı, komprador “sol”, “Alevi”ci fraksiyonlarına karşın bugün Türkiye’de tek bir karşı devrim cephesi var. Bunların ortak noktası da emperyalizmin kurduğu sistemin bir ucundan ortaklıklarıdır. Aslında bunlar tek bir sağcı-bölücü cephe yaratmış durumdalar. Bunun bilincinde olmalıyız. Bu cephe Türkiye’yi vahim bir çıkmaza sürüklüyor. Koşar adımlarla gittiğimiz yolun sonunda parçalanmış bir ülke ve ortadan kaldırılmış bir Türklük var. İnsanların kendisini ulusuyla tanımlamadığı yerde bölünme gerçek tehlikedir. Dincilik, mezhepçilik ve etnikçilik elbirliğiyle ulusumuza bu şekilde kastetmiş bulunuyorlar. Laiklik devrimciliğin taviz verilmez kavgasıdır Karşıdevrim cephesinin laikliğe düşmanlığının nedenini anlamış olduk. Tam da bu nedenle laiklik devrimcilerin vazgeçilmez kavgası olmak zorunda. Laikleşmek, çağdaşlaşmak ve uluslaşmak tüm ezilen uluslarda olduğu gibi bizde de birbirini tamamlayan ve iç içe geçmiş süreçler olarak doğar. Ulusun birliğini zayıflatan ve emperyalizmin varlık zeminini güçlendiren kurumların tasfiyesinde en önemli aracın laiklik olmasının kerameti ortadadır. Atatürkçülük bu nedenle laiklik uygulamasını aşama aşama en başından beri titizlikle uyguladı. 1924’te Hilafeti kaldıran devrimci Cumhuriyet, 1926’da tekkeleri, zaviyeleri kapatırken de aynı kararlılıktaydı. Şeriatçılar ve mezhepçiler Atatürk’ün kararlılığı karşısında gerilemek zorunda kalmışlardı. Bunların kendilerini yeniden güçlü hissetmeleri ancak günümüzde gerçekleşiyor. Ortadoğu coğrafyasına, diğer Müslüman ülkelere dönüp baktığımızda emperyalizme karşı mücadele eden ve laik uygulamalarla çağdaşlaşma adımları atan ülkelerin hep bu ikisini bir arada gerçekleştirdiğini görüyoruz. Filistin’den işgal öncesi Irak’a, Cezayir’den Nasır dönemindeki Mısır’a kadar bu hep böyle oldu. Laiklikten verilen tavizlerin, aynı zamanda emperyalizme verilen tavizler olduğunu da bu yakın tarihten görebiliriz. Ezilen ulus devrimcileri için laiklik vazgeçilmezdir. Mezhepçiliğin sonunda AKP ve MHP’nin kucağına düşen ama laiklik mücadelesini gereksiz bulan “Marksistler”e duyurulur. Ulusal solun laikliği ve milliyetçiliği, komprador solun MHP’yi savunması ne kadar anlamlı…
|