17.11.2008/Sayı:212
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Prof. Dr. Şener Üşümezsoy

Prof. Dr. Şener ÜşümezsoyEmperyalizmin
loş yüzü (2)

Günümüzdeki krizi anlamak

Bu anlamda günümüzdeki kriz, para sermayesi balonlarının krizi, aslında 1990’lı yıllardan beri yoğun olarak gördüğümüz bir krizdir. Yani 95 Meksika krizi, 97 Tayland krizi, 98 Rusya krizi, 2001 Türkiye Krizi, 2002 Arjantin krizi gibi borç ödeme sorunlarının ortaya çıkardığı iflaslarla başlayan ve borsaya da yansıyan krizlerdir. Tüm dünyayı etkileyen krizler günümüzde de Amerika’daki krizi, mali krizi oluşturmuştur. Ama burada resmi görürken, bu mali genişleme olgusu, yeni bir süreç olmamasına karşılık büyüklük açısından yeni bir süreci göstermektedir.

Bu sürecin ikinci döneminde sanayinin verimliliğini, geçen yazımızda anlattığımız gibi karlılığını düşürmesi ve altın emilememesi, yani üretim fazlalığının bu anlamda kapasitenin fazlalığı ile de üretimin tüketilememesi ve bu arz ve talep arasındaki küresel dengenin kurulamamsı nedeniyle para sanayiden ayrılmakta ve yeni bir sektör olmaktadır. İşte bu sektörün krizleri, daha sık krizler ve köpükler olarak karşımıza çıkmaktadır. Köpükler sabun köpüğü gibi patlamalardır. Bunun yanında bu krizleri engelleyen borsa krizinden sonra Amerika’daki greenspam etkisiyle borsa krizini aşabilmek için emlak balonu ortaya çıkarılmıştır.

Yani emlak sektörü, sanayi sektörü dışında sürekli karlılığı artan biçimde para sermayenin işbirliği yaptığı bir süreç olarak gelmiştir ve bir sürecin yapısını analiz ettiğimiz zaman her iki kriz de 1980’lerdeki krizin sonunda emlak sektöründeki mortgage ödemelerinin yapılamamsıyla başlayan bir krizi tetiklemekte, bu krizin nedeni de emlak balonuyla emlak fiyatlarının şişmiş olması, şişen emlak fiyatlarına dayanarak tüketicilerin, ev sahiplerinin yeni krediler alarak bunu hayata geçirmeleri önemlidir.

Ve bu noktada emlakların ödenmemesi, zincirleme olarak tüm borsayı etkilemektedir. Borsanın krizi sanayiyi nasıl etkiler sorusuna geldiğimiz zaman, bu iki ucu keskin bir durumdur.

Bir taraftan sanayi şirketleri borsaya hisse senetleri çıkararak kendi paylarını likidite bulma ve finansman kolaylıkları sağlamaktadırlar. Borsadaki şirketlerin değerlerinin hisseleri düşünce bu sıkıntıya girmektedir. Ama diğer taraftan ise üretilen artının tümünün finans şirketleri olarak ancak büroları olan şirketlerin elinde olması da bu Amerikan sanayi şirketleriyle finans arasındaki çelişkiyi getirmektedir.

Bu anlamda bakıldığında, bu krizin etkisi gerçekten sanayi sermayesinin yarattığı üretim fazlalığı ve karlılığın düşüşü biçiminde nasıl yansıyabilir sorusu karşımıza çıkmaktadır.

Silah sanayiinin ön plana çıkması

Amerika, 1980’li yıllarda üçlü yapı içinde dünya sisteminde Japonya ve Almanya karşısında gerileyen bir ülke olarak yer almıştır.

Bu gerileme şu anlamdadır. Ulus ötesi sanayi şirketleri dünyanın tüm ülkelerine yayılmasına karşılık belli ülkelerde, Japonya ve Almanya, bu klasik endüstriler Amerikanın gerilemesine doğru gitmiştir.

Yine otomobil endüstrisi, kimya endüstrisi gibi endüstriler olarak karşımıza çıkmıştır. Ama bu dönemde gözden kaçan bir olgu, Wall Street ile Silikon Vadisinin evliliğidir.

Burada vurgulanan nokta, Wall Street’deki para-sermayenin Silikon Vadisi’ndeki modern teknolojik devrime yatırım yapmasıdır. Ve bu yalnızca Amerika’ya özgü bir yapı olarak 80’li yıllarda çekirdeği atılmış bir olgudur ve bu süreç yeni teknolojiler olarak öne çıktığında, esas olarak altını çizdiğimiz silah sanayi departmantını öne çıkarmıştır.

Klasik endüstriden farklılaşan iki departman karşımıza çıkmaktadır. Biri para sermaye ve sanayi sermayesinin sanayi ile olan klasik finans kapitalin oluşturduğu yapılar, ikincisiyse para finans sektörünün savaş sektörü olan silah sektörüyle olan ilişkisi ve bu iki sektörde artı yaratmayan toplumda artıyı emen sektörler olarak karşımıza çıkmaktadır.

Ve bunların yanında da önemli bir şekilde emlak sektörü karşımıza çıkmıştır. İşte bu boyutuyla bakıldığında olgu karmaşık bir bütün oluşturmuştur. Mesela emperyalizm teorisinde Paul Sweezy ve Paul Baran’ın ortaya attığı monopol kapitalizmin devamını ele alan Magdoff, 70’lerde emperyalizm tezinde Vietnam Savaşı sonrası ve krizin başladığı dönemde ileri sürdükleri tez esas olarak emperyalizmin askeri bir hegemonya oluşturma alanında askeri harcamalar ve silah sanayinin öne çıkışını görmekteydi. Ama diğer taraftan Harry Magdoff para sermayenin varyansları olarak borsa ve borç ilişkilerini ele almaktadır.

ABD hegemonyasının üç temeli

Lenin de emperyalizm teorisinde Fransız para sermayesinin borsa ve finans sermayesi olarak tefeciliğinin altını çizmiştir. Ama günümüzdeki olgu artık bunun bir yan kol olmaktan çıkıp başlı başına bir sektör olmasıdır.

Finans sektörü ve bu finans sektörünün desteklediği sanayi dışı dev kentleri oluşturan emlak sektörü ile bunların yanında hegemonya oluşturmak için silah sektörü. Amerikanın dünya üzerindeki hegemonyası, bu üç temele dayanmaktadır.

Bu temeldeki ilişki Birleşmiş Milletler aracılığıyla geliştirilirken, askeri ilişki ekonomik temelde savaş sanayi ile yönlendirilmekte ve savaş sanayinin yeni dalga endüstriler eliyle gelişmesi, bu hegemonyasında mutlaklığı getirmiştir.

Para sermayesinin işleyişi ise, çevre ülkelere ekonomik talepli baskılarla hegemonyasını oluşturmasıdır. Yani Türkiye’yi borçlandırması, Rusya’yı borçlandırması ve doların da dünya para sisteminde altının yerini almasıdır. İşte bu, geçmişte İngiltere’de sterlin alanlarıyla dolar alanları arasındaki mücadele, günümüzde aynı şekilde dolar ile euro arasındaki mücadeleye dönüşmüştür. Ama burada yenin de öne çıkışı vardır.

Amerika’nın askercil üstünlüğü, yapay beyin sanayisindeki ileri teknolojiye egemenliği ve Körfez Savaşı’ndaki başlangıç noktasıyla yeni bir genişleme dönemi başlamıştır.

İşte 95’lerde başlayan bu yeni genişleme dönemi günümüze kadar süregelmektedir. Ve bunun içinde de sürekli mali krizler dediğimiz krizler olmakta ama bu krizler endüstriyel alanı etkilememektedir. En azından endüstriyel alanları 1929 krizi gibi etkilememektedir. 1929 kriziyle 2008 krizi arasındaki mukayeseye baktığımız zaman taban tabana zıt bir olgu görüyoruz.

ABD saldırgan olmak zorunda

Bu analizi yaptıktan sonra bunu görmemiz mümkün. 1929 krizinde banka kriziyle başlayan kriz, sanayiyi etkilemiştir. Çünkü o dönemde bütün sanayi şirketleri bankalar tarafından finanse edilen veya bankalarla bütünleşmiş şirketlerdir. Ve bu anlamda sanayi krizinin doğal olarak banka krizini, banka krizinin ise sanayi krizini tetiklemesi kaçınılmazdır.

Ama günümüzde yaptığımız analizde, Lenin’in finans kapitalinden farklı olarak, para sermayenin sanayiden ayrıldığını ve bu anlamda tek girdili sanayi olarak Amerika denkleminde silah sanayi ile birlikte yer aldığı, yani silah sanayi ile birlikteliği Wall Street’le Silikon Vadisi’nin evliliği olarak tanımladığımız bu noktada bunun yarattığı etki, dünya hegemonyasını sürdürebilmek için silahın ve savaşın kullanılması gerekliliği, Amerika’nın zorunlu bir gerçeği olmuştur.

Ve bu zorunlu gerçeğin dayandığı üçüncü ayak ise gerek Rusya’da gerek Kafkasya’da gerekse Arap Körfezi’nde ve Basra Körfezi’ndeki petrol yatakları üzerinde Amerikan şirketlerinin hegemonyasını oluşturmak ve buralarda imtiyaz sağlamak için çizilmiş stratejidir.

Bu strateji değişmiş bir strateji değildir ve emperyalizmin net yüzünü göstermektedir. Yani emperyalizmin loş yüzünü net olarak görmemize sebep olmaktadır. Çok ışık altında küreselleşmiş dünya biçiminde ileri sürülen tezlerin loş ışık altında gerçek yüzü görülmektedir.

Geçmişte paranın vatanı olmadığı söylenirken, para sermayenin Türkiye’den Rusya’dan kaçarak belli merkez ülkelere doğru hareket ettiğini görmekteyiz. Onun dışında sanayinin doğrudan yatırımların yine belli merkezlerce oluşturulduğunu görmekteyiz. Ama günümüzdeki gelecek kriz gerçekten ancak karlılığın düşmesi, artının tüketilememesi, ekonomik artının tüketilememesi, kapasitenin düşmesi ile mümkün olacaktır. Bu da ancak bugünkü üretimin dünya sistemindeki dengesinin bozulmasıyla mümkün olacaktır.

Bu boyutla bakıldığı zaman, Amerika sürekli dış açığı vererek, bu yıllık 1 trilyon dolara varan bir ithalat açığı demektir, Çin’e, Japonya’ya ve diğer Avrupa ülkelerine ihracatlarının fazlasını vererek dengelemektedir. Bu dengeleme de Amerika’nın doların küresel para olma riskini getirmektedir.

Diğer taraftan ise savaş sanayi üzerindeki egemenliğiyle doların küresel para olarak yerel değil küresel egemenliğini sürdürme stratejisini izlemektedir. Bu yeni ekonomik krizden sonra doların düşmesi beklenirken euro-dolar paritesi ile doların yükselmesi doların küresel egemenliğini ortaya koymaktadır.

Kim seçilirse seçilsin ABD’nin politikası değişmez

Burada vurguladığımız nokta Amerika’da seçimlerin yapılmasıyla Obama mı McCain mi tartışmalarıyla birlikte birçok Amerikancı “hangi Amerika” diyerekten Obamayla Amerikanın değişeceğini vurgulamaktadırlar.

Oysa bu Brzezinski’den beri, Huntington’dan beri çizilen ve bizim de ekonomik ayrıntılarıyla analizini yaptığımız gerçekler karşısında gelişen bir süreç olmayacaktır. Yani bu süreç şu şekilde belirlenecektir:

Askeri Keynesçilik devam edecektir. Yani bu yapılan yatırımlar Amerika’nın maddi yardımları, esas olarak silah sanayi ve modern teknoloji sanayini öne çıkarmaya yönelecek bir yardım olacaktır.

Bu konuda mortgage’le ilişkili kriz bütünüyle bu mortgage yatırımı yapan bankaların batmasıyla sonuçlanacaktır. Keza 80’li yılların sonunda olan krizde 30 bin Amerikan bankasından 15 bininin battığını sürekli vurguladık ve bu olgu yine bir mortgage krizi içindeydi. O dönemde batmayan Merrill Lynch bu dönemde battı.

Ama bu bir açıdan Amerika’daki Wall Street’le Silikon Vadisi ittifakının dayandığı bir politikadır. Bu politika, hangi iktidar gelirse gelsin bu ittifakı öne çıkarma durumundadır. Clinton döneminde öne çıkan bu ittifak, günümüzde gene öne çıkacaktır. Bu ittifak da nihai olarak savaşı kovalayan bir ittifaktır.

Çünkü savaş sektörünün para sermayeyle birleşmesi noktasıdır ve bunun da diğer ayağı olan petrol fiyatları bugün Amerikan şirketleri düşürülmesine karşılık, belli bir strateji olarak ekonominin kullanılması nedeniyle önümüzde tekrar yükseleceği için petrol yataklarına Amerikan şirketlerinin egemen olma stratejisi değişmiş değildir.

Sosyalizmin zaferi değil piyasanın kurtarılması

2002’de Körfez Savaşı öncesi yazdığımız kitaptaki tezler, bugün kanıtlanarak ortaya çıkmaktadır. Ama diğer taraftan bizdeki emperyalist sistem bitmiştir, artık dünya küreselleşmiştir, artık ulus devletler kalmamıştır, artık sermaye ve para piyasaları bütünleşmiştir tezi bütünüyle çökmüştür.

Birincisi devlet hiçbir şekilde karışmasın bu ekonomiye diyen IMF’nin Anna Krueger ekolünün, bütünüyle devletin işe karışmasını isteyen yeni kuramsalcılar veya ara yolcular dediğimiz Stiglitz grubunun yani yeni Keynesçilerin en azından haklılığı ortaya çıkmıştır.

Yeni Keynesçilerin ortaya çıktığı zaman bunlar devletçi değil gene liberaldiler. Ama neo-liberaller gibi devletin tasfiyesini değil devletin liberal ekonomiyi yönetmesi gerektiğine inanan piyasacılardı.

Yani neo-liberaller bütünüyle devleti devreden çıkararak çevre ulus devletleri tasfiyeyi ileri sürerken kendilerinin bugün Amerika’nın belli sektörlerini korumak için ortaya çıkardıkları piyasayı dolarize etmeleri, aslında bu piyasa ekolünden ayrılma veya devletçiliğin sosyalizmin zaferi değil; tersine, Keynesçi anlayış ile piyasanın kurtarılması tezidir.

Ama diğer taraftan ise bizim bu küresel sistem içinde sürekli ekonomik olarak bağımlılığımızın arttığı ve gerilediğimiz bir dünya tablosu ortaya çıkmaktadır.

Bu süreç, bakıldığı zaman iki noktaya odaklanmaktadır. Birisi gerçekten ileri dördüncü dalga endüstriler diyebileceğimiz silah sanayinin yeni versiyonu ve bilgisayar-iletişim-telekomünikasyon sektörüyle olan ilişkileri, diğeri ise klasik endüstrilerle bu endüstrinin çelişkisidir.

1995 sonrası büyüme sürecinde metal fiyatlarının düştüğü dünyada, son gelişmelerle birlikte meta-emtia fiyatları, bu tedarikli ülkelerdeki ekonomileri rahatlatmıştır. İşte petrolün de bu anlamda düşürülmesi gerek Rusya’nın gerek İran’ın gerekse Venezüellanın aktör güç olma noktasındaki rollerini kırarak ulusalcı bir başkaldırının da önü kesmiştir.

Emperyalizm tahlilindeki yanılgılar

Bu boyutuyla olayı incelediğimiz zaman emperyalizm tahlilini 1913’lerdeki Lenin’in tahliliyle sınırlamak dogmatizmin dik alasıdır. Lenin’in modelini takip ederek günümüzü anlamaya çalışan Paul Sweezy, Paul Baran ve onların takipçisi Harry Magdoff da aslında bu olayı kavramada gecikmişlerdir.

Yani para sermayenin ayrı bir sektör olarak ayrılıp küresel ölçekteki egemenliğini görememek, sanayi ile parayı aynı sistem içinde tutmak, aslında kapitalizmi savunmanın bir biçimi olmuştur.

Çünkü kapitalizmin rasyonel olmayan bir biçimine dönüştüğü, paranın elektronik ortamı dolaşarak üretimden kopuk bir kar aracı durumuna döndüğü bu sistemde kendisini sürdürebilme olanağı söz konusu değildir. Ama bu olanağın sürekli krizlerle balonlarla kısmen dengelenerek devam ettirilme çabası vardır. Bu devam ettirme çabası da klasik endüstrilerde mümkün olamaz. Klasik endüstriler bütünüyle pazar arz ve talep dengelerini doldurmuşlardır. Ve artık Çin’in üretimi tüm dünyayı kapsadığı gibi aktık bu üretim bolluğu içinde tüketici olacak unsurların devreden çıktığı bir çağ yaratılmaktadır.

Bunun sebebi de para sermayenin küresel olarak dolaşımı ve tüm dünyadaki paranın likit olarak birikmesi gerekliliğidir. Birikim sistemine geçmişte baktığımız zaman Marks’ın döneminde geniş yeniden üretimde birikim, sanayinin yeniden daha geniş organik bileşimi değişerek birikmesi anlamındadır. Yani makinelerimizin yeni makinelerle binalarımızın yeni binalarla fabrikalarımızın konmasıdır.

Ama bunun yanında aslında günümüzde birikimin diğer bir biçimi paranın para olarak, tahvil olarak, hisse senedi olarak büyümesidir ve bu büyüme günümüzde belirgin bir şekilde üretimin genişlemesinin önündeki engeldir.

Ve bu engel oluş paranın belli ellerde birikmesi, demokratik biçimde emekçi ve tüketicilere geçmemiş olması nedeniyle tüketimin sınırlanmasıdır. Bu tüketim sınırlanması da ister istemez krize yol açacaktır.

Rusya ile çatışma kaçınılmaz

İşte bu boyutuyla olayı analiz ettiğimizde ABD’de Obama’nın kazanmış olması Amerikayı değiştirecek bir olgu değildir. Amerikanın temel hedefi olan doların küresel para olarak varlığı, ancak askeri ve politik bir hegemonyayla mümkün olacaktır. Askeri hegemonya ise, doların Wall Street’i finansının Silikon vadisiyle sembolik evliliği dediğimiz para sermayenin, savaş sanayi ile dördüncü dalga endüstrisiyle birleşmesi ve bunun da yarattığı askeri potansiyel küresel olarak petrol yatakları üzerinde egemenliğini getirecektir. Bu da kapışma olarak Venezüella’yla, Rusya’yla, Arap ülkeleriyle, İran’la olan çatışmaları getirecektir.

İşte bu çatışmayla Amerika’daki yeni büyüme merkezi büyümeyi başlattıktan sonra savaşın sönümlenmesi ve tüketim anlamında bir pazar ekonomisi yaratamaması artık yeni bir gerileme başlamıştır. Bu gerilemenin aşılabilmesi, Rusya’yla olan çatışmanın Rusya alanında bir savaşa dönmesiyle mümkün olabilme riski taşımaktadır.

Bu risk ancak Amerika’nın Rusya’yı ekonomik olarak çökertmesiyle aşılabilecek bir durumdur.

Bu da Amerikanın Rusya’da finans kriz yaratarak Rusya’daki askeri toparlanma çabalarını sona erdirmesine gerekçe olacaktır.

Bu durumda petrol üzerinden gelirleri düşen Rusya’nın satabileceği yegane şey, elindeki nükleer silahlar olacaktır. Bu da Rusyaya karşı petrol yatakları üzerinden yapılacak bir operasyonda artık Rusya’yı tamamen savunmasız bırakacaktır.

Burada da ayakta kalma noktasında gözüken savaş sanayi, yeni dalga sanayiler ve para sermayenin birleşmesi ve bunların da petrol üzerinde hegemonya kurmasıdır. İşte Amerikanın emperyalist yüzü bu noktadadır. Küreselleşme aldatmasıyla veya neo-liberal aldatmalarla bu gerçeği görememekteyiz. Oysa bu kriz göstermiştir ki, paranın da vatanı varmış, sanayinin de vatanı varmış ve bu belli merkezler için işliyormuş.

Kriz dönemlerini korkusuzca analiz etmek

Hobbson’un belirttiği gibi kozmopolit para sermayeyle tekelci sermaye arasındaki farklılık altı çizilmesi gereken bir noktadır. Günümüzde de para sermaye küresel bir dağılıma sahip olup kriz dönemlerinde kendilerine güvenli limanlar aramaktadır. Günümüzdeki Amerika’daki bu birikim, dolar küresel bir para olmayı sürdürdüğü sürece, sermayenin vatanı olduğunu, o vatanın Amerika olduğunu, Amerika’nın o hegemonyanın merkezi olduğunu göstermeye devam edecektir.

Diğer taraftan ise savaş sanayisini ve teknolojiyi kıskançlıkla saklayan Amerikan stratejik sanayicileri, bunu kendi ülkelerinin dünya hegemonyasını kurması için kullanmak istemektedir. Olayı bu boyutuyla analiz ettiğimiz zaman Lenin’in emperyalizm tahlili veye buradaki vurgulanan nokta 1913’lerde artık tekelci sermayenin sonunu görmesidir.

Oysa bu dönem Lenin’in tanımladığı İngiliz emperyalizminin sonu olmaktadır. Ama 60’lı yıllarda gene sol adına yapılan Paul Sweezy ve Paul Baran’ın analizi ise gene gelişmekte olan Amerikan kapitalizminin monopol kapitalizmini tanımlamıştır. Ve bu kapitalizmde ana sorun ekonomik fazlanın tüketilmesidir. Bu anlamda askeri Keyneçilik de bunun ürünü olarak yorumlanmıştır. Askeri Keynesçilik tam tersi dünya sisteminin egemenliği noktasıdır.

Daha sonra Petras ise küreselleşmenin bir emperyalist sistemin yeni bir yönü olduğunu açıkça vurgulamış ama diğer taraftan bu olguyu çok uluslu şirketlerle sınırlamıştır. Oysa çağımızın sömürgeciliğinin tüm özelliği, merkezin çevreyi sömürmesidir. Ana çelişki merkezle çevre ülkeler arasındadır. Ekonomi ve enstrümanlar değişmektedir. Ama bu çelişki, merkez ülkelerdeki ulusal devlet ile çevre ülkelerdeki ulus devletlerin mücadelesidir ve bu devrimci mücadele yalnızca belirlenenlere özgü olmayan tüm bir ekonomik sömürünün ürünüdür.

Belli maddi genişleme dönemlerinde, sanki bu küreselleşen dünya tozpembe gözükürken emperyalizmin aydınlık yüzü ortaya çıkmakta ve aydınlık yüzünde bu gerçekler görülmemektedir.

Emperyalizmin loş yüzü, bu kriz dönemlerinde görülmektedir ve bu kriz dönemlerini korkusuzca analiz ettiğimiz zaman emperyalizmin loş yüzünü görerek neo-liberal dogmaların ne kadar geçersiz olduğunu anlamamız mümkün olacaktır.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe