Bolivya’dan eğitim atağı
Evo Morales |
|
Bolivya, hepimizin bildiği gibi Güney Amerika kıtasının en yoksul ülkelerinden birisi. Zengin doğalgaz kaynaklarına sahip olmasına karşın gelir dağılımındaki eşitsizlik nedeniyle her kapitalist ekonomide olduğu gibi bazı insanlar refah içinde yaşarken, bazıları ise daha ilkokul çağından itibaren temel eğitim almak yerine çalışma yaşamına atılmak zorunda kalıyor. Fakat bu durum Morales’in uygulamaya koyduğu sosyalist program sayesinde artık değişmek üzere.
Bolivya Eğitim Bakanı Roberto Aguilar’ın yaptığı açıklamaya göre devlete ait ilkokullardaki 1 milyon öğrencinin maddi nedenlerle eğitimini yarım bırakmasını engellemek amacıyla bundan sonra maddi yardım yapılacak. Juancito Pinto adını taşıyan yardım programına göre ülke çapındaki 13.875 okuldaki 1 milyon öğrenci, 200 Bolivyanos (yaklaşık 40 YTL) yardım alacak. Yardım, adını 1879-84 arasında Şili ile yapılan Pasifik Savaşı’na katılan ve büyük kahramanlık gösteren Juancito Pinto’dan alıyor. Miktar her ne kadar küçük görünse de, yardım Bolivya ekonomisinin büyüklüğü ile kıyaslandığı zaman ya da dünyada günlük 1 doların altında bir parayla yaşamını devam ettirmeye çalışan milyarlarca insan olduğu düşünüldüğünde Morales hükümetinin bu programa ne kadar önem verdiği rahatlıkla anlaşılabilir. Üstelik bu çalışmada hükümet bakanları ile birlikte 2.000 asker de görev alacak. Uygulama ayrıca engelli eğitimi alan 7 bin 882 öğrenciyi de kapsıyor.
Yardımın kaynağına gelince, Eğitim Bakanı Aguliar’ın yaptığı açıklamaya göre yardımının tüm finansmanı, ülkenin zengin hidrokarbon yataklarının 2006 yılında başlayan kamulaştırılması sayesinde gerçekleştiriliyor. Tüm dünyanın ekonomik krizle boğuştuğu bir ortamda Morales hükümeti kamulaştırmalar sayesinde devletin gelirlerini 1,7 milyar dolardan 3 milyar dolara çıkarmayı başarmış. 2 yıl içinde neredeyse % 100’lük bir artış! Anımsarsanız, geçtiğimiz aylarda zengin eyaletlerin valileri, doğalgaz gelirlerini merkezi hükümetle paylaşmamak için ayaklanma derecesine varan protesto gösterilerinde bulunmuştu. Morales şimdi halkına söz verdiği gibi kamulaştırmadan gelen parayı ülkenin gerçek sahiplerine dağıtmayı sürdürüyor. Bakarsınız 10-20 yıla kadar Bolivya da tıpkı Küba gibi okuryazarlık oranı açısından dünyanın sayılı ülkeleri arasına girmeyi başarır. Bir not daha vermek gerekirse, Morales bu uygulamayı 25 Ocak tarihinde oylanacak olan yeni anayasanın bir maddesi haline getirmiş.
Şimdi ülkemize bakacak olursak, Anayasamızın 42 maddesinde “İlköğretim, kız ve erkek bütün vatandaşlar için zorunludur ve devlet okullarında parasızdır” yazar, ama yalnızca yazar. Bırakın bu ülkede ilköğretim için devletin destek vermesini, okul yönetiminin istediği 5 kuruş parayı vermeye maddi gücü olmadığı için okul yönetimi tarafından zorla hizmetçilik yaptırılan veliler başka ülkelerde yaşamıyor. İşte bu noktada Bolivya ile Türkiye ayrışmaya başlıyor. Görüleceği üzere sorun maddi olmaktan çok ideolojilerin ve amaçların farklı olmasında yatıyor. Bolivya gibi Türkiye’yle kıyaslandığında son derece fakir olan bir ülke bile 1 milyonun üzerindeki öğrenciye maddi yardım yapabiliyorsa, hiç kimsenin Türkiye’de maddi yetersizliklerden dolayı eğitime destek verilemediğini iddia etmek hakkı yok.
|
Irak’ta kan durmuyor
Irak’ın ABD tarafından işgal edilmesinden sonra ülkede başlayan düzensizlik bir türlü sona ermiyor. Bir sonraki günü görüp görmeyeceğini bilemeyen Iraklılar, bir yandan açlıkla boğuşurken bir yandan da her yeni güne yeni bombalı saldırılarla uyanıyor. Özgürlük getireceğini öne sürerek Irak’ı işgal eden ABD’nin, Irak halkına şu ana kadar sunabildiği tek şey, açlık ve ölüm oldu.
Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı’nın ülke genelinde yaptığı araştırmaya göre, 29 milyon nüfuslu ülkede yaklaşık 1 milyon kişi açlık sorunuyla boğuşuyor. Üstelik nüfusun dörtte birinin de devlet yardımı olmadan gıdaya ulaşmada büyük sorunlar yaşayabileceği belirtiliyor. Birleşmiş Milletler, 2005 yılında yeterli gıda alamayan insan sayısının 4 milyon olduğunu anımsatarak, bunun büyük bir başarı olduğunu söylüyor ama nedense işgal öncesi Saddam Hüseyin döneminde Irak halkının açlıkla boğuşmak gibi bir derdinin zaten olmadığı gerçeğini belirtme gereksinimi duymuyor. Fakat yalnızca 1 milyon insanın açlık sorunu çekmesini artık kendileri açısından başarı olarak kabul ediyorlar.
Açlık sorununun yanında Iraklılar bir de barınma sorunu ile karşı karşıya. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği raporuna göre, ülkedeki çatışma ortamı yüzünden evlerinden olan 1,3 milyon Iraklının % 5’i artık kamuya ait binalarda yaşamını devam ettirmek zorunda kalırken, bu kadar şanslı olmayanlar ise, askeriyeye ait arsalarda barınmak durumunda. Çatışmalardan kaçarak başka bir bölgeye sığınan ve bir gecekondu inşa etmeyi başaran Iraklılar da o kadar şanslı değil. Örneğin en son olarak Irak ordusu, Bağdat’ta 4.000 Iraklının yaşadığı bir mahalleye, bölgenin Irak devletine ait olmasını gerekçe göstererek girdi ve bütün gecekonduları yıktı.
Elbette Irak’taki en büyük sorun ise can güvenliği. Dediğimiz gibi hiçbir Iraklı yaşamından emin değil. Örneğin başkent Bağdat’ta bomba yüklü bir aracın patlaması ve ardından bir intihar bombacısının kendini havaya uçurması sonucu sonucu 28 kişi yaşamını yitirirken 68 kişi de yaralandı. Ölenlerin çoğunluğunu bomba yüklü aracın patlaması üzerine bölgeye gelen ve bu sırada intihar bombacısının kendini havaya uçurması sonucu yaşamını yitiren polis ve askerler oluşturuyor.
Fakat ölüm yalnızca Iraklıları değil, bazen de hiç beklemedikleri yerden ABD askerlerini de buluyor. Daha önce yol kenarına yerleştirilen bombaların patlaması ya da keskin nişancı kurşunları yüzünden yaşamını yitiren ABD askerleri bazen bir tokat sonucu yaşamını yitirebiliyor. Örneğin Musul’da devriye gezen ABD askerleri bir Irak askerine attıkları tokatın bedelini canları ile ödemek zorunda kaldılar. Musul’un El Zicili mahallesinde gerçekleşen olayda kendisine atılan tokatı gururuna yediremeyen Iraklı asker silahla karşılık vererek iki ABD askerini öldürdü. Gurur konusunda belki biraz geç kalmış olabilir ama hiç olmamasından daha iyidir. Daha önce Iraklı sivilleri yanlışlıkla(!) öldüren ABD askerlerinin serbest kaldığını göz önüne alarak Iraklı askerin de serbest kalacağını öngörsek acaba çok mu iyimser düşünmüş oluruz? E madem ABD Irak’a adalet getirdi, adalet herkes için!
Lafın kısası Irak’ta hiçbir şey yolunda gitmiyor. Kimi yiyecek yemek bulamıyor, kiminin başını sokacağı evi yok, kimi ise yarın güneşi görüp göremeyeceğinden emin değil. Ha tüm bu ortamda durumundan şikayetçi olmayan kimse yok mu derseniz elbette var: Kürtler. Kürtler, şu an üzerine kondukları petrol gelirlerinin sefasını sürüyorlar. Yerlerinden, yurtlarından ettikleri Arapların ve Türkmenlerin evlerinde oturuyorlar. Hiçbir korkuları yok mu? Olmaz olur mu hiç! Her işbirlikçi neden korkuyorsa onlar da ondan korkuyor. Irak’ın gerçek sahipleriyle bir gün baş başa kalmak korkusu. “ABD ordusu çekilirse, Irak ordusu mevcut haliyle ülkenin sınırlarını koruyamaz; hatta ülke içerisinden gelen dahili terör tehditleriyle de mücadele edemez” diyen Barzani, aslında Irak halkından çekindiğinin ve ABD işgalinin sürmesini istediğinin itirafını yapıyor. Irak halkının işgalci ABD’ye karşı direnişini ve ABD ordusunun olası bir geri çekilmesi sonucu olacakları Barzani “dahili terör tehdidi” diye niteleyebilir ama korkunun ecele faydası yok. Siz şimdilik keyfinizi sürmeye devam edin, zaferin eninde sonuda kimin olacağını tarih zaten kaydetmiş.
|
İsrail Gazze Şeridi’ni yeniden kuşattı
Geçtiğimiz haftalarda Haziran ayında Hamas ile yürürlüğe giren ateşkesi ihlal ederek Gazze Şeridi’ne giren ve düzenlediği operasyon ile 6 Hamas militanını öldüren İsrail, Gazze Şeridi’ni bir kez daha kuşatmaya aldı.
Haması’ın sınırdaki bir tünel yardımıyla asker kaçırmaya hazırlandığı iddiasıyla tanklarla Gazze Şeridi’ne giren İsrail askerleri ile Hamas’ın İzzeddin El Kassam Tugayları militanları arasında çıkan çatışmada İzzedin El Kassam tugaylarının yerel lideri olan Mazen Saada da yaşamını yitirirken, operasyona misilleme olarak Hamas tarafından İsrail’in güneyindeki Necef’e çok sayıda Kassam füzesi atılmıştı.
Operasyonun ardından açıklama yapan İsrail ordusu (nasıl oluyorsa) Gazze Şeridi’ne saldırmalarının ateşkes antlaşmasının ihlali olmadığını açıklamış ve bunun bir meşru müdafaa olduğunu bildirmişti. İsrail bu meşru müdaafa(!) kapsamında son adımı atarak Gazze Şeridi’ni bir kez daha kuşattı ve bölgeye yakıt sevkiyatı yapan gemilerin geçişini durdurdu. Bölgede başlayan yakıt sıkıntısı nedeniyle, Gazze Şeridi’nin elektrik gereksiniminin büyük bölümünü sağlayan santral çalışmasını durdurmak zorunda kalınca, yaklaşık 800.000 kişi karanlıkta kaldı. İsrail yetkilileri yakıt sevkıyatının tekrar başlayabilmesi için roket saldırılarına son verilmesini şart koşuyor.
Fakat İsrail kuşatmasına karşı Hamas yönetimi de boş durmuyor tabii. Denize düşen yılana sarılır misali Hamas yöneticileri de Şeriatçı bakış açısıyla hareket ederek Obama’nın danışmanlarıyla buluşmuş. Obama’nın başkanlık seçimlerini kazanmasının ardından “dünya için tarihi bir zafer” değerlendirmesinde bulunan ve Obama’yı ilk kutlayanlardan birisi olmak istediğini açıklayan Hamas yönetimi, Barack Obama’nın danışmanlarıyla, seçimler öncesi Gazze’de gizlice bir araya geldiğini açıkladı. Gizlice buluşmanın nedenine gelince, Hamas yönetimi Obama’nın seçim kampanyasına zarar vermek istemiyormuş!
Şeriatçı kafa bir yere kadar geliyor ama bu örnekte de görüldüğü gibi eninde sonunda bir noktada tıkanıyor. Hamas eğer Filistin halkının İsrail’e karşı mücadelesinde Obama’ya bel bağlıyorsa Filistin halkının daha çok çekeceği var demektir. Yani sormak lazım, ABD yönetimi izin vermeseydi İsrail yönetimi bu operasyonları yapmaya cesaret edebilir miydi? Ya da ABD, Filistin için bölgedeki en iyi işbirlikçisine sırtını dönebilir mi? ABD yönetiminin yapacağı en iyi şey İsrail yönetimi bu tavrından dolayı kınamak ve hemen ardından yeni askeri yardımları devreye sokmak olur, o kadar! ABD başkanlık seçimlerinden önce İsrail Başbakanı Ehud Olmert’in açıklaması bu durumu yeterince açık ortaya koymuyor galiba: “ABD’de başkan kim olursa olsun, dostumuz olacak.” Bu noktada Olmert’e hak vermek gerek. Fakat Hamas yöneticileri halen daha yanlış strateji belirlemeyi sürüdürüyor. ABD yardımıyla bağımsızlık kazanılmaz, ancak sömürge olunabilir. Hamas kendi adına değil, tüm Filistin halkı adına karar alırken bunu göz önünde bulundurmak zorunda.
|
Nikaragua seçimlerinde zafer Sandinistlerin

Daniel Ortega |
|
Türkiye ile Latin Amerika ülkeleri sık sık karşılaştırılır. Her ikisi de, her ne hikmetse, 50 yıldır “gelişmekte olan” ülkelerdir ama nedense hep “gelişmekte olan” derecesinde kalıp bir türlü gelişemezler. Zengin ülkeler hep zengin, gelişmekte olan hep gelişmekte olandır, makas bir türlü daralmaz. Her iki ülke de emperyalizmin sömürüsü altındadır. Bir kez ellerini vermişler ama bundan sonra kollarını da kaptırmışlardır.
Fakat her iki ülke arasında bazı farklar da yok değil. Yıllar boyunca her ikisinde de sağcı partiler iktidara egemen olsa da son yıllarda Latin Amerika ülkelerinde sol partiler birer birer iktidarları ele geçirmeye başlamışlardır. Latin Amerika’daki sol partiler sol politikalarını ve ABD karşıtlığını artırıp oy oranlarını her seçimde daha da yükseltirken, bizdeki sol adı verilen partiler sağ politikalara dümen kırıp, ABD’nin sözünden dışarı çıkamadığı için her seçimde daha da batmakta, bir önceki seçimde aldığı oy oranını mumla aramaktadır. Üstelik dünyada ABD karşıtlığı en yüksek olan ülkede politika yapıldığı halde. Kısacası Latin Amerika ülkeleri içinde bulunduğu kısır döngüyü kırmaya başlamışken, bizde solun artık yalnızca adı kaldığından aynı fasit dairede dönüp duruyoruz.
Latin Amerika’daki sol hareketin antiemperyalist politikalarla giderek güçlendiğinin en son kanıtı ise Nikaragua’dan geliyor. Nikaragua’da yapılan son yerel seçimlerden Sandinist Ulusal Kurtuluş Cephesi (FSLN), daha da güçlenerek çıktı. Yüksek Seçim Kurulu’nun sayılan oylara göre internet sitesinde yayınladığı sonuçlara göre, 146 belediyede FSLN, 2004 yılındaki seçimlerden 4 fazla olmak üzere toplam 91 valiliği kazanmış durumda. FSLN’nin ana rakibi Anayasal Liberal Parti (PLC) 49 belediye kazanırken, Nikaragua Ulusal İttifakı ise şu anki sonuçlara göre 3 belediye kazanmış durumda. Başkent Managua’da da şu ana kadar sayılan oylara göre FSLN adayı Alexis Arguello önde gidiyor.
Fakat artık Latin Amerika’da klasik hale geldiği üzere bazıları sol partilerin seçimlerden zaferle ayrılmış olmasını bir türlü kabullemiyor ve bu düşüncelerini şiddet yoluyla ifade etmeyi tercih ediyor. 2006 yılındaki başkanlık seçimlerinde Daniel Ortega’nın önde gittiği haberleri üzerine tepki gösteren ve “Hiç kimse kazanmadı” diyen Eduardo Montealegre’nin başında olduğu PLC bir kez daha yenilgiyi kabullenemedi ve Managua sokaklarında kendisini savunmaya çağırdı. Muhalefetin proveke ettiği sokak gösterilerilerinde çıkan çatışmalarda şu ana kadar en az iki kişi yaşamını yitirmiş durumda. Devlet Başkanı Daniel Ortega, Sandinistlerin seçimlerden bir kez daha zaferle ayrılmasının muhalefeti düş kırıklığına uğrattığını ve bu yüzden şiddet hareketlerini körükledikleri söylüyor. FSLN’nin bir kez daha zafer kazanması ABD’yi de rahatsız etmiş durumda. ABD yönetimi seçimlerde uluslararası gözlemci bulunmasına izin vermemesinden dolayı Nikaragua yönetimini kınadıklarını açıkladı. Ortega seçimlerden önce uluslararası gözlemci adı verilen kişilerin aslında ABD tarafından desteklenen kışkırtıcılar olduğunu söyleyerek bunlara izin vermeyeceğini açıklamıştı. Seçimlerden sonra doğabilecek usulsüzlük iddialarına karşı ise Latin Amerika Seçim Uzmanları Konseyi üyeleri belediye seçimlerini takip etti. Yani Ortega yalnızca ABD’nin istediği uluslararası gözlemcilere izin vermemiş oldu.
İşte Latin Amerika ile Türkiye arasındaki fark. Latin Amerika’da sol hareket her geçen gün mevzisini güçlendirirken ve yeni mevziler kazanırken Türkiye’de ise kan kaybetmeyi sürüdürüyor. Latin Amerika örneğinden ders alınmadığı sürece ise Türkiye’de sol bir hareketin iktidara gelebilmesi ancak matematiksel olasılık olarak kalmaya mahkum durumda. Kendisine sol diyen birilerinin uyguladığı politikikalara bir kez daha göz atması gerekiyor.
|
kısa... kısa... kısa... kısa...kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... |
Irak’ta aradığı kitle imha silahlarını bir türlü bulamayan Washington yönetiminin neden başarısız olduğu ortaya çıktı. Çünkü Washington, yerini bilmesine karşın daha kendi kitle imha silahlarını bile bulmayı başaramamış. BBC’nin verdiği bilgiye göre 21 Ocak 1968 tarihinde devriye sırasında bir ABD uçağı dört nükleer bombayla birlikte Grönland’a düşmüş. Kazanın ardından ABD yönetimi Danimarka hükümetine nükleer bombaların etkisiz hale getirildiğini açıklasa da gerçekte yalnızca 3 tanesini bulmayı başarabilmiş. Daha sonra gönderilen bir denizaltı da kayıp olan nükleer bombayı tüm aramalara karşı bulmayı başaramamış ve bomba hâlâ kayıp! Anlayacağınız ABD’yi boşu boşuna suçlamışız. Daha yerini bildiği bir bombayı bile bulamayan ABD’nin Irak’ta kitle imha silahının izine rastlayamamasından daha doğal ne olabilir ki? Bu arada, buldukları bombayla oynarken ölen insanların haberinden sonra bu bombayı kazara bulanları düşünmek bile korkutucu. Çünkü bombanın bulunduğunu aynı anda tüm dünya da öğrenebilir…

John McCain ve Jay Leno |
|
ABD başkanlık seçimlerini kaybetmesinin ardından ilk kez televizyonlara çıkan Cumhuriyetçi Parti adayı John McCain, NBC televizyon kanalında yayınlanan Jay Leno’nun “The Tonight Show” programında bebek gibi ağladığını söyledi. “Tıpkı bir bebek gibi uyuyorum: iki saat uyku, sonra kalkıyorum ve ağlıyorum, sonra yine uyuyorum” diyen McCain yaşadıkları hezimetin kendisi ve ailesi için ağır bir darbe olduğunu belirtti. Bu arada McCain, seçimi kaybetmesinin baş nedenlerinden biri olan yardımcısı Palin için “Cumhuriyetçi Parti’yi yönetecek gelecek kuşakların temsilcisi, mükemmel biri” dese de batan gemiyi ilk terk edenlerden biri Palin oldu. Seçim kampanyası sırasında Obama için demediğini bırakmayan Palin şimdi enerji bağımsızlığı konusunda Obama ile birlikte çalışmak istiyormuş. Daha dün bir bugün iki! Bu Palin hakikaten çok hırslı kadınmış doğrusu…
|
|