17.11.2008/Sayı:212
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Kapak İnan Kahramanoğlu

Türk Solu’nun öncüleri milliyetçiydi

Türk Solu’nun öncüleri milliyetçiydi

Bağımsızlık, devrim, sosyalizm

Türkiye’de basitçe iki tür soldan söz edilebilir.

Biri, Türk Bağımsızlık Savaşı’nın antiemperyalist ve antikapitalist bağımsızlıkçı çizgisini kendisine dayanak alan ve bu doğrultuda “bağımsızlık, devrim ve sosyalizm” yolunda yürüyen Türk Soludur.

Diğeri, bu geleneğe daha başından itibaren mesafeli duran ve Türk Milleti varlığını devam ettirmek için topyekün bir Ulusal Kurtuluş Savaşı’na girişirken buna kayıtsız kalarak “işçi sınıfın örgütlemek” adı altında hem yurt içinde hem de yurt dışında bambaşka arayışlara yelken açan komprador sol çizgidir.

Türkiye sol tarihi içinde Bağımsızlık Savaşımızdan beridir bu tür bir ayırım mevcuttur ve aradan geçen neredeyse seksen yıllık sürecin sonunda bu ayırım, solu artık tarihsel bir hesaplaşmanın eşiğine kadar getirmiştir.

Bu tarihsel hesaplaşmada Türk Solu açısından en önemli dayanaklar ise hiç şüphesiz Türk Solu’nun bağımsızlıkçı, Kuvayı Milliyeci ve antiemperyalist karakterinin oluşmasında önemli roller üstlenen devrimci önderleridir.

Bu açıdan İleri Yayınları tarafından yayınlanan üç Türk devrimcisi; Mustafa Suphi, Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan’ın yaşam ve mücadelelerini anlatan biyografi çalışmaları, antiemperyalist ve bağımsızlıkçı sol geleneğin unutturulmaya çalışıldığı bir dönemde, ciddi bir uyanışın önünü açacak derecede önemlidir.

Suphi; Türkçü ve komünist

Kuvayı Milliyeci ve bağımsızlıkçı bir sosyalist anlayışın ortaya çıkmasında en önemli başlangıç noktası şüphesiz Mustafa Suphi’dir.

Mustafa Suphi’nin Türk Ocağı’ndan başlayıp Türkiye Komünist Partisi’ni kurmasıyla sonuçlanan devrimci mücadelesinden itibaren Türkiye’de bir “Türk Sosyalizmi”nden bahsedilebilecektir. Mustafa Suphi Türkiye’de örgütlü sosyalizmin başlangıç noktasıdır. Suphi ve ve TKP’nin ortaya koyduğu sosyalist düşünce ve eylemle birlikte 1920’lerden itibaren, Türkiye topraklarına özgü bir “Türk Sosyalizmi” akımı ortaya çıkmıştır.

Bu açıdan Mustafa Suphi’nin yaşamı ve mücadelesi, bugün Ulusal Sol’u “nasyonal sosyalist”, “ırkçı” ve “faşist” diyerek karalamaya çalışan komprador sola tokat gibi bir yanıttır.

Bugün Türkiye’de sosyalist bir mücadele birikimi ve geleneği yaratıldıysa bu Mustafa Suphi ve yoldaşı Türk komünistlerinin canları pahasına açtıkları kanaldan ilerlemiştir. O nedenle bugün Türkiye’de sosyalizm adına bir şeyler söylenecekse buna en çok Mustafa Suphi’nin mirasını her yönüyle sahiplenen Türk sosyalistlerinin, Ulusal Solcuların hakkı vardır.

Suphi, daha Paris’teki öğrencilik yıllarından itibaren tanıştığı sosyalist fikirler ışığında Osmanlı’nın ittihatçıların elinde yok oluşa doğru gittiğini tespit etmiş ve yurda döndüğünde de bu doğrultuda ülkenin kurtuluşunu sağlayacak çareler aramaya girişmiştir. Bu andan itibaren Türkiye’nin sömürgeci işgalden kurtuluşunu isteyen antiemperyalist bir milliyetçi, ezilen ve sömürülen yoksul Türk işçi ve köylüsünün gerçek kurtuluşunun ancak sosyalist bir düzenle mümkün olabileceğini gören bir sosyalist olarak Mustafa Suphi ile karşı karşıya kalırız.

Mustafa Suphi’nin Paris’ten Türkiye’ye dönüş yaptığı yıllar, Türkiye’nin emperyalist güçlerin fiili işgali altında yok oluşa gittiği yıllardır. Mustafa Suphi ise Sevr ve Mondros ile başlayan Türkiye’nin parçalanması ve paylaşılması planlarına karşı açıkça tavır alan ve Türk işçi ve köylüsünü emperyalist işgale karşı isyana çağıran bir ulusal kurtuluşçudur. Emperyalist işgalin başladığı yıllarda ülkede iktidarı elinde bulunduran İttihat ve Terakki’ye yönelik eleştirileri dolayısıyla Sinop’ta sürgüne gönderilen Suphi ülkenin içine düştüğü durumdan kurtuluş çareleri geliştirmektedir ve bu amaçla Sinop’taki sürgün hayatını geride bırakarak Rusya’ya kaçar. Rus topraklarında TKP’nin örgütlenmesi ile uğraşan Suphi’nin tek amacı ise Anadolu’ya dönmek ve Milli Mücadele hareketine katılmaktır.

Mustafa Suphi Rus topraklarında Türk komünist örgütlenmesi ile uğraşırken Türk Milleti de Anadolu’da emperyalist işgale karşı bir Milli Mücadele içindedir. Mustafa Suphi ve TKP ise bu süreçte hem örgütlenme arayışlarını sürdürmekte hem de Türk Milli Mücadelesinin başarıya ulaşması için çalışmaktadırlar. Türk Bağımsızlık Savaşı’na önemli katkısı olan ve yanlış bir biçimde “Sovyet yardımı” olarak adlandırılan maddi destek, Mustafa Suphi ve Galiyev’in en yakın çalışma arkadaşlarından olan Azerbaycan Komünist partisi ve sosyalist Azerbaycan’ın lideri Neriman Nerimanov tarafından sağlanmıştır. Elbette Milli Mücadele’ye verilen destek bunun çok ötesindedir:

“Türk komünistlerinin esas amacı ise bütün Türk dünyasını birleştirecek bir sosyalist Turan Cumhuriyeti” kurmaktı. Bu açıdan Rusya’daki Müslüman Türk komünistlerinin faaliyetlerinin yanı sıra bir diğer önemli halka da Türkiye’de süren Milli Mücadele Hareketi’ydi.

Bu nedenle hem Mustafa Suphi hem de Galiyev ve Nerimanov Milli Mücadele’nin başarılı olması için Mustafa Kemal’e ve Ankara Hükümeti’ne her türlü yardımı yapmak için çabalamaktaydılar. Milli Mücadele’nin başarıya ulaşması ile Rusya ve Anadolu arasında bir köprü kurulacak ve bütün Türk dünyası bu eksende bir araya getirilebilecekti... Bunun bir sonraki adımı ise Türk sosyalizminin Anadolu topraklarında da hakim kılınmasıydı. Mustafa Suphi ve liderliğini yürüttüğü Türkiye Komünist Teşkilatları’nın tek amacı da buydu” (Suphi, sayfa 51-53, İleri yayınları, 2008)

Mustafa Suphi ve TKP uygun koşullar oluştuktan sonra hiç düşünmeden Rusya’daki faaliyetlerini bırakıp Milli Mücadele’ye katılmak için Anadolu’ya geçmeye karar verdiler. Düşündükleri tek şey Türk işçi ve köylüsünün gerçek kurtuluşunu sağlayacak sosyalist bir Türkiye’nin kurulması için Bağımsızlık Savaşı’nın başarıya ulaştırılmasıydı.

Suphi ve yoldaşları bu amaçla Rusya’daki bütün imkânlarını terk edip bir nefer olarak Milli Mücadele’ye katılmak için Anadolu’ya koştular. Milli Mücadele’yi yurtdışından desteklemek değil artık fiilen bu mücadelenin bir parçası olmak gerektiğinin biliyorlardı, ancak Anadolu’ya döndüklerinde alçakça bir tertiple katledileceklerini elbette bilemezlerdi.

Mustafa Suphi ve TKP’li yoldaşları Enver Paşa ve Stalin tarafından tertiplenen bir komplo sonucunda katledildiklerinde Türk Sosyalist Hareketi sadece on beş yiğit evladını kaybetmedi; Milli Mücadele’nin başarılmasından sonra Türk sosyalizminin Türkiye ayağını oluşturacak örgütlenme de ortadan kaldırılmış oldu.

Deniz: İkinci Kurtuluş Savaşı başlıyor

Mustafa Suphilerin 1921’de katledilmelerinden yaklaşık kırk yıl sonra ise Deniz Gezmiş önderliğinde Türk gençliği İkinci Kurtuluş Savaşı’nı başlattı.

Deniz Gezmiş, DP diktatörlüğünün Atatürk’ün tam bağımsız Türkiye’sini Amerikan emperyalizminin güdümünde sömürgeleştirdiği ve Bağımsızlık Savaşı ile kazandığımız her şeyin elden çıkarıldığı bir dönemde “Türkiye’nin bağımsızlığından başka bir şey istemedim” diyerek özetlediği mücadelesiyle Türk Solunun Atatürkçü ve sosyalist kimliğini bugünlere kadar taşıyan bir efsane yarattı.

Deniz Gezmiş’in şahsında simgeleşen “Atatürk Gençliği”, hem sağcı diktatörlüğe hem de Amerikan emperyalizmine karşı İkinci Kuvayı Milliye söylemi ile Türk Milletini yeniden hürriyet kavgasına çağırmaktaydı.

Deniz’in mücadelesi sonucunda 1968’in unutulmaz eylemlerinden birisi olan Amerikan 6. Filo’sunun Dolmabahçe’de protesto edilerek Amerikan askerlerinin denize dökülmesi başta olmak üzere sayısız antiemperyalist eylemlerle birlikte sahte milliyetçi sağ ve sahte sol çizgiye karşı bugün bile örnek gösterilen antiemperyalist ve bağımsızlıkçı bir sol gelenek yaratıldı.

Deniz’in elinde Türk bayrağı ile en önde yürüdüğü Samsun’dan Ankara’ya Mustafa Kemal Yürüyüşü ise bu antiemperyalist eylemlerin en önemli örneklerinden biriydi. Yürüyüşçülerin dağıttıkları bildiride Devrimci Gençlik kendisini “Mustafa Kemal Gençliği” olarak tanımlamaktaydı.

Devrimci Gençliğin mücadelesinin temel dayanağı ise Mustafa Kemal öncülüğünde verilen Birinci Kurtuluş Savaşı’ydı. Deniz’ler kendilerini “İkinci Kurtuluş Savaşçıları” olarak adlandırırken Birinci Kurtuluş Savaşı’na da açıkça sahip çıkmaktaydılar.

Mustafa Kemal Yürüyüşü’ne katılan gençler, bu gerçeği Anıtkabir özel defterine şu sözlerle not etmişlerdi:

“Amerikan emperyalizmine karşı İkinci Kurtuluş Savaşımızda gerçekten izindeyiz. Milli Kurtuluş Savaşımız yok edilemez. Onu yok etmek için bütün Türk milletini yok etmek gerekir.” (Deniz, sayfa 69, İleri yayınları, 2008)

Deniz babasına yazdığı mektupta kendisi gibi Kemalist düşünceyle yetişen İkinci Kurtuluş savaşçısı Türk solcularının ortak kökenine işaret etmekteydi:

“Baba; sana her zaman müteşekkirim. Çünkü Kemalist düşünceyle yetiştirdin beni. Küçüklüğümden beri evde devamlı Kurtuluş Savaşı anılarıyla büyüdüm. Ve o zamandan beri yabancılardan nefret ettim.

Baba biz Türkiye’nin İkinci Kurtuluş savaşçılarıyız. Elbette ki hapislere atılacağız, kurşunlanacağız da. Tıpkı Birinci Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi. Ama bu toprakları yabancılara bırakmayacağız. Ve bir gün mutlaka yineceğiz onları.

Düşün baba, bugünkü hükümet, işini gücünü bırakmış bizimle uğraşıyor. Çünkü bizden başka gerçek muhalefet kalmamış durumda ve hepsi Kemalist çizgiden sapmışlar. Ve tarih önünde hüküm giymiş durumdalar. Biz çoktan onları tarihin çöplüğüne atmış durumdayız.

Ya vatan ya ölüm!” (Deniz, İleri yayınları, 2008)

Deniz’in 1968’deki bu antiemperyalist eylemlerde öne çıkan mücadeleci kişiliği ve Atatürkçülüğü bir mücadele bayrağı olarak öne çıkaran pratiğinin bugün aradan geçen kırk yılın sonunda bir Ulusal Sol İdeolojinin ortaya çıkmasındaki payı şüphesiz çok büyüktür.

Belki de bu nedenle, Deniz’in antiemperyalist ve Atatürkçü kimliği aradan geçen süreçte büyük ölçüde unutturuldu. Deniz’in mirasını sahiplenen kimi sahte solcular onu eylemini bir kenara atarak, kimi zaman da üstü örtülü olarak eleştirerek Deniz gerçeğini gizlemeye çalıştılar.

Ancak bugün Ulusal Sol’un verdiği mücadeleyle Deniz’in Kemalist çizgisi hiç kimsenin itiraz edemeyeceği bir şekilde ortaya konuyor. Öyle ki yılardır Deniz’in rantını yemeye çalışan sahte solcular bile bu gerçekler karşısında Deniz’i “milliyetçi”, “yabancı düşmanı” ve “Kemalist” olmakla suçlayıp reddetmek zorunda kalıyorlar. Dolayısıyla Deniz bugün artık sadece Türk solunun ve Türk solcularının Deniz’idir.

Mahir: Ulusal kurtuluşçuluktan gerillacılığa sapma

Sahte solun Deniz Gezmiş’i reddetme noktasına kadar gelmesine rağmen Mahir için aynı tavır söz konusu olmamıştır. Ancak Deniz ve Mahir arasında önemli farklılıklar bulunmasına rağmen Mahir’in ortaya koyduğu devrimci düşünce ve eylemin bugünkü komprador solla bir ilgisinin bulunmadığını da belirtmek gerekir.

Mahir, Deniz’in şahsında simgeleşen Devrimci Gençlik hareketinin en önemli birkaç liderinden birisidir. Mahir de tıpkı Deniz gibi kendisini İkinci Kurtuluş Savaşçısı olarak tarif etmekte ve Mustafa Kemal öncülüğündeki Birinci Kurtuluş Savaşımızın antiemperyalist ve antikapitalist yönüne vurgu yaparak Kuvayı Milliye anlayışını açıkça savunmaktadır.

Bugün Kemalizmi ve Mustafa Kemal’i toptan reddeden ve Atatürk’e düşman bir sol çizginin günümüzdeki savunucuları olan sözde solcularsa Mahir’in bu yönünü nedense görmezlikten gelmeyi tercih etmektedirler.

Burada önemli bir nokta, Deniz’i uzun yıllar üstü örtülü biçimde eleştirip bugün açıkça reddetmeye kadar giden çevrelerin Mahir konusunda niçin aynı yola girmediklerinin sorgulanmasıdır. Burada ise Mahir’in mücadelesinin başlangıç noktası ile sonuç noktası arasındaki farklılıktan behsetmek gerekmektedir.

1966 yılında İzmir’de Atatürk büstünün parçalanması üzerine Mahir önderliğindeki Ankara SBF Fikir Kulübü nün yaptığı açıklama bu açıdan önemlidir:

“Büyük kurtarıcı Atatürk’ün büstüne saldıran, yeşil bayrak isteyen gerici korkunç zihniyet AP döneminde tekrar hortladı... gençlik örgütü olarak biz, SBF Fikir Kulübü, tüm bu yurtsevmez hareketlerin karşısında sonuna kadar direneceğiz ve Ata’nın büstüne kadar uzanmaya cüret eden ellerinizi kıracağız”(Mahir, sayfa 31, İleri yayınları, 2008)

Mahir ayrıca bugünkü Kemalizm düşmanlarının aksine Kemalizmi sol bir ideoloji olarak görmektedir:

“Kemalizm, emperyalist işgal altındaki bir ülkenin devrimci milliyetçilerinin bir Milli Kurtuluş bayrağıdır. Kemalizmin özü, emperyalizme karşı tavır alıştır. Kemalizmi bir burjuva ideolojisi veya bütün küçük burjuvazinin veyahut asker-sivil bütün aydın zümrenin ideolojisi saymak kesin olarak yanlıştır. Kemalizm, küçük burjuvazinin en sol, en radikal kesiminin milliyetçilik tabanında antiemperyalist bir tavır alıştır. Bu yüzden Kemalizm soldur. Milli kurtuluşçuluktur. Kemalizm devrimci milliyetçilerin emperyalizme karşı aldıkları radikal politik tutumdur”

Mahir’in 1965’te SBF Fikir Kulübü’nde başlayan devrimci mücadelesi içinde başlangıçta, FKF/DEV-GENÇ çizgisinin ortaya çıkışındaki en önemli isimlerden biri olmasına rağmen, özellikle 1970 sonrasında ortaya koyduğu teorik hataları bu açıdan değerlendirmek gereklidir.

1970’lere kadar Atatürkçü ve sosyalist çizgide Deniz’lerle aynı yolda ilerleyen Mahir, 1970 sonrasında önemli bir kopuşa da imza atacaktır. MDD tezleriyle başlayan kopuş, Mahir’in şahsında daha da ilerleyecektir.

Mahir, Kemalizmden kopup Marksist şablonlara sıkıştıkça önemli teorik hatalara ve bunun sonucunda da pratik pek çok yanlışa sebep olacak bir yola girmiştir:

“Mahir’in Kemalizm ve Atatürk ile ilgili aldığı tavır, onun ardından gelen, Mahiri savunduklarını iddia eden yapıların son derece uzağındaydı. Ancak gene de Mahir’in tavrı Marksizmin şablonları içinde kaldı” (Mahir, sayfa 71, İleri yayınları, 2008)

CIA güdümlü sağcı ve faşist saldırıların yarattığı terör ortamı zaten devrimci gençliği savunma amacıyla başlayan bir silahlanma arayışına sokmuştu. Ancak bu başlangıç bir noktadan sonra Mahir’de silahlı propagandanın devrimci eylemin merkezine konmasına kadar vardı. Bu nokta aynı zamanda teorik kopuşların ve fraksiyoner ayrılıkların da ortaya çıktığı bir dönemdi. Mahir ve arkadaşları da bu ayrılıkların bir kanadını oluşturdular.

THKP-C’nin kuruluşu bu sürecin başlangıcıydı. Deniz’lerin THKO’su ile Mahir’in THKP’C’si bir anlamda bu yanlışlar konusunda birbirlerini de tetiklemiş oldular. Ancak Deniz, şartların da zorlamasıyla bazı yanlış eylemlere girişmesine rağmen buradan öteye geçmedi.

Mahir ve THKP-C ise daha da ileri giderek bu yanlışları teorileştirdiler. THKP-C ile birlikte, “halkın öncüsü olan devrimci gençlik”ten “öncü savaş örgütü”ne ilerleyen bir süreç başlamaktaydı. Öncü savaş örgütünün mücadele yöntemi ise oligarşi ve halk kuvvetleri arasındaki “suni denge”yi bozacak tek yol olarak silahlı propaganda ve gerillacılıktan kaynaklanan bir halk savaşı stratejisi olacaktı.

Böylelikle Mahir ve THKP-C ile başlayan süreç devrimci bir gelenek olarak bir Ulusal Kurtuluş Mücadelesi yaratmanın eşiğindeyken silahlı mücadele ve bunu fetişleştiren bir direniş geleneğinin ortaya çıkmasıyla yanlış bir yola sapmış oldu.

Ancak bu hataları tespit etmekle birlikte Mahir’lerin FKF’de başlayıp Kızıldere’de son nefeslerine verene kadar yarattıkları devrimci mücadele ve dayanışma geleneğini ve 68’in Ulusal Kurtuluşçu, Atatürkçü ve sosyalist kimliğinin oluşmasındaki rolünü her zaman hatırlamak ve hatırlatmak gerekmektedir.

Suphi, Deniz ve Mahir Türk Solu’na bağımsızlık, devrim ve sosyalizm mücadelesinde çok önemli bir miras bıraktılar. Onlar Türk solunun bağımsızlık savaşçılarıydılar. Onların yarım bıraktıklarını yeni kuşaklar tamamlayacaklar; doğrularını devam ettirerek, yanlışlarından ders çıkararak.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe