| Gökçe Fırat |
Mustafa’nın tarih tezi ne?
Can Dündar “tabu neymiş anladım” diyor verdiği röportajda. Son derece “iyiniyetli” çabasına karşı insanlar onu linç etmeye kalkıyorlarmış. “Tabu ve linç” meselesine elbette döneceğiz ama önce Can’ın şu “iyiniyetli” Mustafa belgeseline bir bakalım, gerçekte ne kadar iyi niyetliymiş görelim... Belgeselin ele alacağımız iki yanı var, birincisi Atatürk’ün siyasi yanını anlatan “tarih bölümü”, ikincisi ise Atatürk’ün insani yanını anlatan “psikoloji bölümü”. ... Önce tarih... Mustafa belgeselinin savunduğu “tarih tezi” ne acaba? Can Dündar, resmi tarihe karşı bir aydınımız, hatta bu belgesel dolayısıyla verdiği röportajlarda sansürlenen Atatürk’ü ortaya koymaya çalıştığını söylüyor. Yani epey cesur bir araştırmacı Can Dündar, bunca yıldır Türk milletinden gizlenen Atatürk gerçeğini ortaya koymuş! O halde tarih tarih bakalım bu “gayrı resmi” tarihe... Ne var ne yok görelim... ... Harbiye’de öğrenci Mustafa Kemal var. Hatta bir ara Atatürk’ün devrimci faaliyetleri dolayısıyla jurnallendiği, disiplin soruşturmasına uğradığı ve hücreye atıldığı anlatılıyor. Ama bunlar bilinmeyen şeyler değil, yani yeni bir yanı yok. Belgeselde Mustafa Kemal cezasını bekliyor ve sürgüne gönderiliyor. Bu da resmi tarihte bilinen bir gerçek. Peki nereye gidiyor sürgüne? Şam’a. Ya Şam’da ne yapıyor Mustafa Kemal? İşte Can Dündar’a fırsat, sansürlenen Atatürk’ü ortaya koyması için! Atatürk Şam’da gizli bir örgüt kuruyor, devrimci bir örgüt! Adı Vatan ve Hürriyet! Peki sansürsüz belgeselimizde var mı? Yok! Sonra o örgütün bir şubesini Selanik’te kuruyor ve kuruluş toplantısında şöyle diyor arkadaşlarına: “Hürriyet olmayan bir memlekette ölüm ve çöküntü vardır. Her terakkinin ve kurtuluşun anası hürriyettir. Tarih bugün biz evlatlarına bazı büyük vazifeler yüklüyor. Ben Suriye'de bir cemiyet kurdum. İstibdat ile mücadeleye başladık. Buraya da bu cemiyetin esasını kurmaya geldim. Şimdilik gizli çalışmak ve teşkilatı yaymak zaruridir. Sizden fedakarlık bekliyorum. “Kahredici bir istibdada karşı ancak ihtilalle cevap vermek ve köhneleşmiş olan çürük idareyi yıkmak, milleti hakim kılmak, hülasa vatanı kurtarmak için sizi vazifeye davet ediyorum” Peki belgeselde bu sözler var mı? Yok! O halde belgeselimiz sansürlenen Atatürk’e sansür uyguluyor! Ama belgeselde başka “yok”lar da “var”! Mesela? Mesela Çanakkale Savaşı var, hatta 19. Fırka Kumandanı Mustafa Kemal var. Ama Çanakkale kahramanı Mustafa Kemal yok! Anafartalar Kahramanının ülkeye yayılan şanı yok! “Size ölmeyi emrediyorum” diye askere süngü taktırması da yok! ... Biryerlerden tanıdık ama bu tarih değil mi? Evet, Şeriatçıların Çanakkale kitaplarında ve belgesellerinde de Çanakkale’de Mustafa Kemal yoktur! İşte Can’ın belgeseli de bu Şeriatçı tarih tezini tekrarlıyor. Ama bu kadar mı Can Dündar’ın Şeriatçı tarih anlayışı? Mesela Atatürk Can’ın belgeseline göre Samsun’a çıkmamış! Ya ne olmuş? Padişah onu görevlendirmiş! Yani yine klasik Şeriatçı tez! Ama dahası var Can’n tezinde: Aynı zamanda Atatürk Samsun’a gitmiş, çünkü İstanbul’da canı çok sıkılmış, bunalmış! Adeta geziye çıkmış! “İyi çıksın biraz hava alsın” diyorsunuz, sonra Anadolu günleri başlıyor. Ama bu defa Şeriatçılara bile parmak ısırtacak bir şey var Can’ın belgeselinde. Can’ın belgeseline göre ne Amasya Tamimi, ne Sivas Kongresi, ne Erzurum Kongresi var! Pes diyorsunuz bu nasıl tarih tezi. İnsan hani biraz duygusal olacak, biraz romantik, üstelik gerçekçi, tıpkı Can gibi. E biraz film deneyimi de var, yazı deneyimi de. Ama Sivas’tan ve “Ya İstiklal Ya Ölüm!”den bahsetmiyecek! Sadece bu da değil, mesela Atatürk’ün “Geldikleri gibi giderler” sözü de değişiyor belgeselde. Atatürk İstanbul sokaklarında yaveriyle aylak aylak dolaşırken, “geldikleri gibi giderler” diyor! Yani “sallama, takma kafana, geldikleri gibi giderler” gibi bir şey! “İlahi Can” mı demeli “Çüş birader” mi! Tarih bu kadar da yok sayılmaz ki... ...
Amasya, Sivas ve Erzurum kongreleri atlanıyor ve doğrudan Meclis’in açılışına geçiliyor! Hadi diyelim Can’ın acelesi var, belgeseli uzamasın diye Atatürk’ten ve Kurtuluş Savaşı’ndan Sivas’sız, Erzurum’suz bahsedecek. Ama o da ne? Meclis’ten ve Milli Mücadele’den yine bahsetmiyor! Ya neden bahsediyor? Atatürk’ün yerleştiği evden, içinin nasıl dayalı döşeli olduğundan! Sanırsın ki Atatürk Ankara’da villa almış, onu döşetiyor! He bir de kadın getirtiyor eve... Atıyor mu demeli yoksa! ... Ama bir sahne var ki gözleriniz yaşarır. Meclis’in parası kalmamış, mum alacak paraları yok ve geceleri mum yakamıyorlar. Ya Atatürk ne yapıyor? Yaverini çağırıyor, “bana mum bul çocuk, ben karanlıktan korkarım uyuyamam” diyor! Ya işte böyle karanlıktan korkan bir adamı koca ulusal mücadeleye reis yapmışlar. Ama o da Atatürk sayesinde olmamış. Padişah telgraf başına çağırmış, görevden alındığını, hemen İstanbul’a dönmesi gerektiğini söylemiş. Telgraf başında Mustafa Kemal korkmuş, “ulan” demiş “ben şimdi İstanbul’a gitsem beni ya hapsederler ya idam ederler.” Peki ne yapmış? İstifa etmiş! Yani sadece korkudan! Peki o istifa mektubundaki ifadeler? Onlar yok elbette, çünkü orada Atatürk mücahit olarak çarpışmaktan bahsediyor? Söyler mi Can hiç, o kadar keriz mi? Saklıyor bu gerçeği. Üstüne bir yalan daha ekliyor. İstifa telgrafını yolluyor İstanbul’a ama çok korkuyor. Şimdi beni burada da tutuklarlar diye. O sırada Kazım Karabekir Paşa giriyor içeri. Atatürk telaşlanıyor, tutuklanacak diye. Ama öyle bir anlatıyor ki Can, sanki “neredeye altına yapacaktı” diyor. Elbet demiyor, çünkü işini biliyor Can ama ne demek istediğini anlıyorsunuz. Kâzım Karabekir giriyor içeri, “Emrinizdeyim Paşam” diyor! O zaman Atatürk rahatlıyor! ... Peki bu teoriler kimin tezi? Bunlar da Şeriatçıların 70 yıllık klasik resmi tarihi. Yani Milli Mücadele’nin lideri aslında Atatürk değil Kâzım Karabekir’di diyor Can. Ama o araştırmacı Can, İsmet Paşa ile Karabekir Paşa’nın, Milli Mücadele başlamadan önceki mektuplaşmalarını, orada ikisinin de bir kenara çekilip çiftlik kurmayı planladığını atlıyor. Atatürk’ün aşk mektuplarını ıskalamayan Can bu mektupları görmezden geliyor. Ama görmezden gelmek ne demek! Tutup Atatürk’ün aslında Anadolu’ya kurtuluş mücadelesine zoraki katıldığını, asıl niyetinin çiftlik kurmak olduğunu söylüyor! Belgesel boyunca aynı istek tekrarlanıyor, Atatürk’ün hep canı sıkılıyor ve kaçıp bir çiftliğe yerleşsem diyor. Yani Şeriatçı tarihçileri burada bir adım aşıyor Can. ... Sonra yine hızlı hızlı ilerliyor belgesel, Afyon’da Büyük Taarruz’a geçiyor. Ve Can yumurtlamaya devam ediyor: Atatürk 26 Ağustos tarihini bir yıl önce Yunan güçlerinin saldırıya geçtiği tarihe denk getirmiş. Ama Atatürk bu konuda çok açık bir şekilde Malazgirt’e denk getirdiğini söylüyor. Bir 26 Ağustos’ta Malazgirt’te Anadolu’nun kapıları Türkler’e açılırken Bizans’a karşı, ikinci 26 Ağustos’ta Bizans’ı diriltmek isteyen Yunanlılar kapı dışarı edildi Anadolu’dan! Ama Can’a göre böyle bir şey yok. Ama dahası, Atatürk Kartacalı Anibal’ın taktiğini uygulamış. Dediği taktik, Türklerin Malizgirt’ten beri uyguladığı klasik “hilal ile çembere alma” taktiği! İşte Can resmi tarihe bu kadar karşı! ... Sonra Cumhuriyet’in ilan edilişine geçiliyor ve Atatürk gerçek yüzünü göstermeye başlıyor! Cani, acımasız, gaddar, diktatör yüzünü. Mesela en yakın artkadaşlarına, silah arkadaşlarına Cumhuriyet’in ilanını danışmamış, arkadaşları da ona gücenmişler! Danışmadığı elbette doğru ama peki arkadaşları Cumhuriyet’i istiyor muydu Can? Elbet hayır! Onlar zaten Cumhuriyet’e karşıydılar, “padişahın ekmeğini yedik, ona karşı çıkamayız” demiyorlar mıydı? Peki neden bundan bahsetmez Can? Gören de hepsi Cumhuriyetçiydi de aralarındaki tek fark Atatürk’ün onlara danışmamasıydı sanacak! Sonra devam ediyor ve bombaları sıralıyor Can. Atatürk’ün muhalifleri çıkmış ortaya? Kimmiş o muhalif? Şeyh Sait! Peki napmış Atatürk? Muhalefeti ezmiş! Evet aynen böyle anlatıyor belgesel. Ama sadece Şeyh Sait’i değil en yakın arkadaşlarını da! Nasıl? İzmir Suikasti’ni bahane etmiş ve tüm muhalefeti yasaklamış, hapse atmış. Hatta belgeselin diliyle söylersek “acımasızca insanları ölüme göndermiş” Neden? Çünkü Atatürk diktatörmüş! Bir de “devrim evlatlarını yemiş” Kimmiş bu devrimin evlatları? Karabekir ve tayfası! İyi de bu adamlar zaten çok açıktan devrimlere karşı mücadele eden insanlar, hani maksadın Atatürk’e saldırmaksa Karabekir’i neden devrimci yapıyorsun? Adam duysa devrimci dendiğini kendisine mezarında ters döner! Gördünüz mü Can’ın resmi tarih dışı sansürsüz Atatürk gerçeğini! İşte aynen böyle birer birer tüm Şeriatçı uydurmaları sıralıyor. ... Şeriatçı teze o kadar kaptırmış ki kendini Can üstelik. Atatürk’ün devrimlerinin tek nedeni dini ortadan kaldırmakmış! Atatürk Batı gibi olmak istiyormuş! O nedenle de kadınları soymuş, güzellik yarışmaları yapmış! Bu arada Komünistlerle de işbirliği yapmış! Vay be diyorsunuz modern çocuk Can’a ne olmuş böyle! Hak yoluna mı dönüyor yoksa! Ama Atatürk’ün ağzından hiç Batı kelimesi çıkmadığını es geçiyor elbet! Atatürk’ün hiç kullanmadığı Batı ve Batılılaşma film boyu tekrarlanıyor ama Atatürk’ün ağzından düşürmediği emperyalizm kelimesi film boyunca hiç geçmiyor! Hatta İngiliz, İtalyan, Fransız kelimeleri bile geçmiyor. Sanırsınız ki Anadolu’da emperyalist işgali yok! Atatürk’ün de tek derdi kadınları soymak ve Batılılaşıp dini yok etmek! ... Bir de lüks ve sefa düşkünü üstelik! Önce otuzlu yıllarda çıktığı gezi anlatılıyor Atatürk’ün. Halk fakir ve mutsuz. İnanılmaz bir yoksulluk var ülkede. Beş dakika sonra başka bir sahne. Atatürk tam 1 milyon 250 bin liraya malolan Savarona yatını bir çocuk gibi bekliyor! Yani Atatürk de tıpkı Tayyip’in çocukları gibi “gemicik” sevdalısıymış. Peki yanına kâr kalmış mı? Elbet hayır. Halkı yoksulken alınan o yatta şöyle huzur içinde yatamamış, çünkü ölümcül hastalığı başlamış! Ama dahası da var elbette. Atatürk tüm arkadaşlarını acımasızca ölüme gönderiyor ama en sonunda ölüm döşeğinde yanında hiç bir seveni, arkadaşı olmadan ölüyor! İzleyici olarak “oh oldu” deseniz yeridir yani! Bir diktatör ancak böyle ölürdü! Abartı değil bu dediğimiz. Çünkü film boyu Atatürk’ün insanlara yaptığı haksızlıklar, acımasızlıklar anlatılıyor. Sonra ölüm sahnesi geldiğinde insanların gözü doluyor ama bir taraftan da “hakettiğini buldu” diyorsunuz. ... Bunu sağlamak için bir de kadın sahnesi var ki üstelik. Mustafa Kemal’in aşkı Fikriyeymiş. Sonra ondan bir şekilde kurtulmuş. Yurtdışına göndermiş kadını tedaviye. Sonra o yurtdışındayken, üstelik hastayken (!) Latife’yi bulmuş. Yani aldatmış Fikriye’yi. Sonra Fikriye bu evlilik haberini duyunca hemen Türkiye’ye dönmüş. Çankaya’ya gitmiş. Mustafa Kemal arada kalmış. Latife bu duruma çok bozulmuş. Aynı anda hem Latife hem Fikriye Çankaya’da kalıyormuş. Sonra masumane bir bilgi, o gece Mustafa Kemal karısıyla yatmamış, çünkü ona gücenmiş, başka bir odada tek geçirmiş geceyi! Belgesel öyle diyor ama insanların aklına da acaba o gece Mustafa Kemal Fikriye’nin mi yanına gitti diye getirmek için anlatılıyor sanki. Sonra Mustafa Kemal Fikriye’yi yolluyor evden. Fikriye bir daha geliyor Çankaya’ya, Mustafa Kemal’i görmek istiyor. Ama kapı duvar! Mustafa Kemal görüşmüyor Fikriye’yle. Sonra Fikriye geri dönüyor ve arabada tabancayla intihar ediyor! Bunca gaddarlıktan, ihanetten, acımasızlıktan sonra yapayalnız ölüyor Atatürk! Latife de yok yanında çünkü onu da bırakmış, üstelik o da tıkarhanelik olmuş. Çocukluk arkadaşı Ali Fuat Paşa’yı çağırıyor ölüm döşeğinde yanına. İzmir Suikasti davasında idama mahkum ettirdiği arkadaşını. İşte böyle ölüyor diktatör! Evet belgeselin tarih tezi bu. Tam Şeriatçı tarih tezi ile Şeriatçı romancıların vıcık vıcık hak yerini bulsun duygusallığının karışımı. Can Dündar, Şeriatçı tarihçi Kadir Mısırlıoğlu ile Şeriatçı romancı Ahmet Günbay Yıldız karışımı bir belgesel çıkartmış ortaya. Ama sadece fikir açısından değil düzey ve kalite açısından da. Onca paraya, desteğe, arşive rağmen bu kadar sığ ve başarısız bir film de zor yapılırdı doğrusu. Amatör liselilerin youtube sitesinde yayınladığı düzeyde bir film aynı zamanda Mustafa. Not: Filmin psikolojik tezini ise haftaya yazacağız.
|