| Prof. Dr. Türkkaya Ataöv |
Toplumların tarih boyunca “kutsal” saydıkları kimi kavramlarla birlikteliği oldu. Öylesine ki, “us sahibi yaratık” (homo sapiens) diye bilinen kişi için şu tanım da yakıştırılabilir: “inançlı yaratık” (homo religiosus). Genel “din” çerçevesi altında türlü inançları paylaşanlarla onları gene din adına ya da aktöresel (ahlâkî) varsayımları ve kavramları öne sürerek sömürenler yan yana yaşadılar. Buda, Muhammed ve Luther gibi gidişi düzeltmek isteyenler de ortaya çıktı. İnsanın topluca din dediğimiz inançlarla bağlantıları, coğrafyasına ve gününe göre, türlü görüntülere büründü. Orta Doğu’nun tek-Tanrılı dinleri, bu nedenle, Çin’de Tao ve Konfüçyüs ile Hindistan’da Hindu ve Buda dinlerine benzemiyor. Önemli olan kimine göre yalnız inanç, kimine göre de aktöreli yaşamdı. Eski Çağ’da İsrailliler ve 19’uncu yüzyıldan bu yana da John Calvin’in din öğretisinde yetişen Amerikalılar, hiç değilse onların önemli bölümü, kendilerini Tanrı’nın “Seçilmiş Kulları” olarak gördüler. Halifelik Yavuz Sultan Selim’in Mısır’a uzanmasıyla Osmanlılara geçtikten sonra bile, böyle bir orunun (makamın) Arabistan çölünde Kureyşi oymağında olması gerektiğini savunan çok Arap vardı. Kısaca, onlara göre, bu oymak da bir tür “seçilmiş”ti. Başka toplumlara ilişkin tavırlarda bu yakıştırmalar etkili oldu. Orta Çağlar’daki “Haçlı Seferleri” de bu ayrımcı bakışla etkilendi. Avrupalı Hıristiyanlar Yahudilerle Müslümanları “Tanrı’nın düşmanları” olarak biliyorlardı. Daha ilk seferde (1096) Ren Vadisi’ndeki Yahudi kentlerini ve köylerini, daha sonra da Linz, Viyana, Kolonya, Augsburg, Bavaria, Moravia, Perugia, Vicenza, Parma, Lucca ve Milano’daki Yahudi yerleşmelerini yerle bir ettiler ve yağmaladılar. Oradan binlerce kilometre doğuya ve güneye yürüyerek haklarında hiçbir şey bilmedikleri Müslümanlara saldırıp Kudüs’te yaşayanları o yılların ölçüleri içinde çağdaşlarını bile şaşırtan bir acımasızlıkla boğazladılar. İkinci seferin (1146) başını çeken Clairvaux’lu papaz Bernard Hıristiyanların İsa’ya bağlılıklarını kendilerinden olmayanları öldürmek ve onları “Kutsal Topraklar”dan sürmekle kanıtlayacaklarını öğretiyordu. Bizans’ın Yunan Ortodoks Hıristiyanlığını da düşmandan sayıyorlardı. Dördüncü Haçlı Seferinde (1204) Bizans başkenti Konstantinopolis’i de yağmaladılar. Lâtin ve Yunan Hıristiyanlar öylesine bölündü ki, Ortodoksluğun teologia (din bilgisi) dediği çalışma alanı bu ayrımı incelemenin ötesine gitmedi. Dinsel anlamda Düzelticilik (Reformasyon) Hıristiyan dünyasını Katolikler ve Protestanlar olarak bir daha ve daha derinden yardı. Aralarındaki otuz yıllık savaş 1648 Westphalia Barışıyla sonuçlandıysa da, Protestanların kimi kilise örgütleri “gerçek Hıristiyan” olarak yalnız kendilerini tanımayı bugün bile sürdürüyorlar. Öte yandan, Sina Yarımadası ve çevresinde Osmanlı’ya karşı saldırıyı yürüten İngiliz Generali Allenby de 1917’de Kudüs’e girdiğinde Haçlı Seferleri’nin artık son bulduğu bilgeliğini savurmuştu. ABD Başkanı George W. Bush da Afganistan’a ve Irak’a asker yolladığında bunların “Haçlı Seferleri” olduğunu vurguladı. Bush’un ve çevresinin de içinde olduğu Hıristiyan köktendinci kümeler son çatışmanın Orta Doğu’da yer alacağını ve yeryüzüne ikinci kez gelecek olan İsa’nın “Tanrı’nın neferleri”nden oluşacak “İyiler” ordusuna kumanda ederek onlara göre (bizler gibi) “Kötüler”den oluşan güçleri darmadağın edeceğine inanıyorlar.
Coğrafya bir yana, yıllar geçtikçe, her toplum içindeki güç odağı kral ya da din görevlisinden başka ortamlara taşındı. Diyelim, “pazar” yerine ya da “büyük sermaye” kuruluşlarına. Örneğin, Musa’nın getirdiğine inanılan dinden Yahudiler de, başkaları da her zaman aynı şeyi anlamadılar. Hıristiyanlık içinde beliren ayrımlar o denli sertleşti ki, değişik mezheplerden olanlar yıllarca süren savaşlarla birbirilerini sözde “Tanrı adına” öldürdüler. Bütünlük anlamında ümmete dayalı İslâm’da da bölünmeler, giderek alt-bölünmeler oldu. Bunlar da birbirilerine karşı silâh kullandılar. Bu ayrımları kollayan, geliştiren ve onlardan yararlanan üçüncü güçler de eksik olmadı. Çağdaş yaşamdaki iki belli başlı din arasındaki savaşın sözünü eden kuramsal kitaplar günümüzde de yayınlanıyor. Batı toplumlarında lâiklik vurgusuna karşın, “inanç” kavramı, güvensizlik duygusunun peşlerini bırakmadığı oraların kişilerinde milyonların yaşamını etkilemeyi sürdürüyor. O denli ki, Hıristiyanlığın iyi örgütlenmiş ve bol gelirli kimi kiliseleri yurttaşı Kıyamet, İsa’nın yeryüzüne ikinci kez gelişi ve sözde “Tanrı’nın Ordusu” ile belirli Hıristiyan mezheplerin üyeleri olmayanların (bu arada, bizim gibilerin tümünün) son çatışmayı yaşayacakları ve ikincilerin (kısaca, İsa’ya inancı koşulsuz biçimde tam olmayan kimi Hıristiyanların, öteki dinlerden olanların ve lâik düşüncedekilerin) ortadan kalkacağının duyurusunu, giderek muştusunu (müjdesini) yayıyor. Bu çerçevede, ABD’nde iktidar düzeyine taşınmış olan Hıristiyan köktendinciliği, tekelci sermaye ve onun silâhlı güçleriyle genel amaç birliği ve ortaklığı içindedir. Bugünlere tüm dinsel inançlar için değişik yorumlar yaparak ulaştığımız söylenebilir. Dinlerin Yahudilikte “On Buyruk”, Hıristiyanlıkta “Tanrı-Oğul-Ruhul Kudüs üçlüsü”, İslâm’da “Beş Şart” ve Hinduizm’de “Sekiz Yol” gibi genel görünümleriyle benzer ilkeler, kutsal sayılan kitaplar, ayrıcalıklı günler, anlamlı yöreler, kendine özgü törenler ve bu inançların başını çeken önderler gibi ortak yanları vardır. Ama geçmişte ve günümüzde tek bir dinin ve o dine ilişkin tek bir anlayışın küresel egemenliği söz konusu olmadı. Bir ölçüde yere ve zamana göre değişik anlayıştan doğan esneklik nedeniyledir ki, birçoğunun ömrü uzun sürdü. Kuşkusuz, bu uzunluğun temel bir nedeni de insanoğlunun, hele göreceli olarak ilkel toplumlarda, doğa-ötesi “kutsallığa” olan düşkünlüğü ve ondan beklentileridir. Dinler, bilimin ilk adımları varsayımlarla atarak sınanmış bilgilerin eklenmesiyle durmadan ilerlemesinin tersine, bir noktadan başlayıp üst üste deneyimlerle doğal hedefine doğru gelişmedi. Buna karşın, doğa-ötesi bir Tanrı’ya ya da büyüklüklerine inanılan varlıklara inancın tarihi yazılabilir; yazılmıştır da. Bilimin düz bir çizgide yukarıya tırmanışına karşılık, dinler tarihindeki zikzaklı gidişte çok-tanrıcı inançlardan önce ilkel bir tek-tanrılılığın sözü bile edilebilir. Bu bölümün amacı ise, özet biçiminde bile olsa, bu değildir. Ancak, genel bakış, hele tek-Tanrılı dinler örneğinde, karşılıklı etkilenmeleri ve yinelemeleri gösteriyor. İncil ile Kur’an’daki Tanrı anlayışları birbirlerine benzemiyorlarsa da, dinler genelde yararcıdır (pragmatiktir). Eski Yunan söylencesinde Zeus gibi “Tanrı” bildikleri düşünsel bir varlığın ortadan kalkması, başka bir deyişle, bir tür “ölüm”ü, onun yerine yeni önadlarla donatılmış başka bir kavramın konması birçok uygarlıklarda yinelenen bir gerçektir. Bu inanç kümelerinin kendi içinde de, birbirleri arasında da bir ölçüde yakınlaşmaların, ama daha çok anlaşmazlıkların olması doğaldır. Daha başında, değişik budunların ayrı ayrı olan tanrıları yan tutan, insandan özveri bekleyen ve çoğu kez sert imgelerdi. Onu anmalar da çoğu kez yetersiz ve çapraşıktı. Örneğin, geleneksel anlatıma göre, Musa’ya kendini “Ben Neysem Oyum!” (Ehyeh Aşer Ehyeh) diye tanıttığı söylenir. Ya da kendini kimine göre bir kasırgayla, kimine göre yer sarsıntısıyla belli eder; inanca bakılırsa, Musa’ya Sina Dağı’nda ateş topu gibi gözükür, Muhammed’e Cebrail’i yollar. Bu nedenle, Yahudiler Tanrı adını (Yahveh) ağızlarına tam olarak almaz, zorunlu durumlarda kısasını (YHVH) söylerler. İslâm’da da kutsal olan çizilmez. Görünürdeki bu birlikteliğe karşın, Yahudiler ufak Kenân toprağında bile iki ayrı krallık kurdular: Kuzeyde İsrail ve güneyde Judah. Ama “Tanrı” bildikleri kavram için yaptıkları ve geçmişte (Bâbilli Nebukadnezar ile Asurlu Sennaçerip ordularınca) birkaç kez yıkılmış olan “Tapınak” sözde Yahudi Tanrısının öbür dünyadaki konutunun eşidir. (Günümüzdeki İsrail’in bu tapınağı bulabilmek için giriştiği kazılar yanı başındaki ünlü Müslüman yapısını ve Filistinli Arapların törel bilinçlerini temellerinden sarsıyor.) Kendine tanrılığı yakıştıranlar da oldu. İsa’nın kendine “Tanrı” dediğine ilişkin bir kanıt yok. Ama sonra gelenler onun Oğul mu, yoksa Tanrı’nın ete-kemiğe bürünüp insanların içine karışan bir parçası olup olmadığını yüzyıllardır tartışır, bu uğurda kimi kiliseleri toplum dışına iter, giderek birbirileriyle vuruşurlar. “Bir insanın bedenine girmiş olan Büyük Tanrı benim!” diye haykıran Firikyalı Montanus ya da çok sonra İngiliz John Robbins ve İzmirli Şabbatay Zevi gibileri de eksik olmadı. Bunlardan kendini “hem Tanrı, hem İsa” diye ileri süren William Franklin akıl hastasıydı. Büyük olasılıkla adı geçen ötekiler de. Böylesine başlangıçlarla gelişen tarih olayları şiddetli, kanlı ve uzun çatışmaları belgeliyor. Kimi çağdaş tarihçilerin yorumuna göre, Yahudilerin Mısır’da buyurgan Firavuna ve onun Kenân diyarındaki bağdaşıklarına karşı Musa’nın öncülüğünde başkaldırması belki tarihin ilk başarılı köylü direnişidir. Bu yorum doğruysa, bu tür bir Tanrı anlayışı ona “Devrimci” niteliğini yapıştırır. Muhammed’in ilk yıllarında da, özellikle bir üyesi olduğu Kureyşi oymağında “günlük geçerli din” ticaretin getirdiği paradan başkası değildi. Bu nedenle, özellikle Orta Doğu’nun tek-tanrılı üç dininde “toplumsal türe” (adalet) düşüncesi vardır. Ancak, her üçünde de bu ülkü değişimlere uğradı ve bu dinler adına konuşma yetkisini kendinde görenler (ne denli haksız konumda olurlarsa olsunlar) dengesiz durumun bekçisi oldular ve Tanrı düşüncesini özel çıkarlarının bir aracı durumuna indirgemekten kaçınmadılar. Bizans İmparatoru Konstantin’in 313’de Hıristiyanlığı yasallaştırması ve devlet dini durumuna sokmasıyla parasal yönden ilerlemek isteyenlerin (günümüzde bol kazançlı devlet ihalesi kapmak için eşlerini ve kızlarını türbanlayan girişimciler örneğinde ya da yoksullar için toplanan büyük paraların özel kazanç kasalarına akmasında görüldüğü gibi) dinin çevresine doluşmaları kaçınılmaz oldu. Bu gidişin bir sonu olarak Atina’daki ünlü felsefe okulunu da 529’da kapayan Bizans İmparatoru Jüstinyen’di. Günümüzde de, yüksek eğitim kurumları boş inançların buyruğu altına sokuluyor. Ancak, Aydınlanmacı düşünce tüm dinleri temelinden sarstı. Önce, Eski Çağ’ın kimi Yunanlı düşünürleri gözlem, mantık, felsefe ve sorunlara ussal yaklaşımla yakından ilgiliydiler. Bunların içinde bulguları İran ve Mısır yoluyla Hindistan’dan almış olan Pisagor (Fisagor) gibi düşünürler de vardı. Çoğu genelde kürenin ve evrenin ussal olduğu düşüncesindeydiler. Kimileri yaşamlarını kesin çözümlü matematiğe, deneyimsel yaşambilimine ve kuramsal fiziğe adamışlardı. “Doğaötesi” anlamına gelen Yunanca (meta ta fizika) “metafizik” sözcüğü bile “fizikten sonra” demekti. Onlara göre, tüm insan erdemlerinin en yücesi “sofia”, yani “us”tu. Gözleme ve mantığa dayalı bilimsel buluşlar tüm dinleri, daha önemlisi, o dinlerden olanları, değişik ölçülerde etkiledi. Örneğin, Halife Mamun’un koruyuculuğu altında matematiği geliştirmek isteyen, ayrıca din konusuna da eğilen Arap İshak el-Kindi, dinsel vahiyi ve ön bilileri bir yana iterek kişiyi yalnız ussal ilerlemenin kurtarabileceğine inanan İran kökenli hekim Ebubekir Muhammed ibni Zekeriya el Kindi, hekimliği yanında başka yetenekleri ve çalışmalarıyla bir Yeniden Doğuş (Rönesans) adamı olarak göze çarpan ve eğitim görmemiş halk yığınları sorununa da eğilmeyi görev bilmiş olan Türk kökenli Ebu Nasr el-Farabî, hekimliğinden başka matematikçi, fizikçi, ve mantıkçı Orta Asyalı Türk Ebu Ali İbni Sina (Avicenna, 980-1037), Kordovalı düşünür Ebu el Velid ibni Ahmed ibni Rüşd (Averroës, 1126-98) ve benzerleri bilimsel bulguları öne çıkardılar. Bu gibilerin karşılarına bilim geliştikçe inancın zayıflayacağını düşünerek kaygılanan Ebu Hamid el-Gazzali (1058-1111) dikildi. Sonuçta, el-Razi’nin kitapları emirin buyruğuyla başında paralandığı için gözleri kör oldu; el-Kindi’ye bilime daldığından ötürü halkın önünde sırtına altmış kırbaç vuruldu; ibni Sina öldürülme bildirmeleri aldıkça çıkar yolu kentten kente gizlice kaçmakta buldu; ibni Rüşd’ün yazdıkları da sonra ancak Lâtince ve İbranice çevirilerinden izlenebildi. Kuzey Avrupa’ya da yayılan İtalyan Yeniden Doğuşu’nu izleyen Bilimsel Devrim’in ilk adımları Batı’da başka bir ekin yaratmağa başladı. Bunun parçası olarak lâiklik yer yer öne çıkıyordu, ama eski örgütler ve onlarla birlikte kişiler inançlarına ve bu uğurda silâhlarına sarılmaktan geri kalmadılar. Orta Çağ’ın din anlayışını yeterli bulmayanlar iki kümede toplandı; Katolikler ve Hıristiyanlar. Üstelik, Osmanlı Türkleri ünlü Hıristiyan başkenti ve o yıllarda (1453) dünyanın en güzel kenti Konstantinopolis’i almışlardı. Kristof Kolomb bilmeden Yeni Dünya’ya yöneldiği yıl (1492) bir siyaset evliliği yapmış olan Kral Ferdinand ile Kraliçe Isabella da İber Yarımadasında 800 yıl kalmış olan Granada devletini ortadan kaldırdı, Müslümanlarla Yahudileri ya biçti, ya zorla Katolikleştirdi ya da kaçırttı. Kaçabilen Yahudiler soluğu türlü iyiliklere kavuştukları Osmanlı toprağında aldılar. Asya’da ve Balkanlar’da daha çok Sünnî Osmanlılar, İran’da Şiî Safavîler ve Hindistan’da da Müslüman ama seçmeci (pragmatist) Babürî Türkleri vardı. Üçünün de üstün güçlerine karşın, tutuculuk genelde ağır basıyordu. İslâm dünyasında bilimsel yönde düşünenler ve tavırlar hâlâ varsa da, bunlar Batı’dakilerle aşık atabilecek ileri atılımlar değil, eskilerin yinelenmesiydi. Örneğin, medreselerin Sünnî uleması “bağımsız düşünme, değerlendirme ve yargılama” ya da “özel görüş” demek olan “içtihat”ın kapılarını giderek sımsıkı kapadı. İran Şiîleri içtihat yaklaşımında bir süre direndiler. Bu direniş yüzyıllar sonra, ticaret yapanlarla sıradan halkın Şah’a karşı baş kaldırmasını (1979) kolaylaştırdı. Hindistan’da özellikle üçüncü Babürî Sultanı Ekber bu çok-dinli yarımadada göreceli olarak örnek bir hoşgörü uyguladı. Guru Nanak’ın kurduğu Sikh mezhebi de Müslüman ve Hindu Tanrısının bir ve aynı olduğunu yaymağa çalıştı. Ekber gibileri başka dinleri kendi aralarında uyumlaştırma adımları atarken, Hıristiyan dünya Abraham’dan (İbrahim’den) doğup gelişen din dallarının kanlı uzlaşmazlığına örnek olmuştu. Batı Avrupa’nın öteki anakaralarda sömürgeciliğiyle dünya koşulları değişti. Endüstri Devrimiyle ele ele giden yeni buluşlar ve uygulamada atılım dalgaları “ilerleme”nin daha çok maddesel olduğu düşüncesini de yaydı. Bu ortamda, Tanrı düşüncesinin kişisel bir seçim olduğunu ilk söyleyen, Euclid geometrisinin yirmi üç kuramını daha on bir yaşında kendi başına bulmuş olan Blaise Pascal’dı (1623-62). Matematikçiliği yanında inanmış bir Katolik olan René Descartes (1596-1650) hiç değilse şunu yerleştirdi: Cogito, ergo sum! (Düşünüyorum, öyleyse varım!) İngiliz fizikçi Isaac Newton (1642-1727) Tanrı’yı kendi mekanik anlayışı içine sokmağa çalışır, Tevrat’ı yetersiz bulan İspanyol kökenli Hollanda Yahudisi Baruch Spinoza (1632-77) lâikliğin babası diye sivrilir, Aydınlanmanın bir dış yetkiden kurtuluş olduğunu söyleyen Immanuel Kant (1724-1804) geleneksel kanıtların hiçbir şeyin doğruluğunu ortaya koymadığını yineler ve Denis Diderot (1713-84) doğanın yaşamını kendi devingenliğine bağlı olarak sürdürdüğünde diretirken, yığınların ilkel düşlemlerini sömürenler eksik olmuyordu. Düşün alanına Feuerbach, Darwin, Marx, Engels, Nietzsche ve Freud çıkıncaya değin, din adına çok cinayetler işlendi ve savaşlar oldu. Sözde “din adamı” gibi ufak ve tekelci sermaye gibi büyük sömürgenlerin bu eylemlerde payları var. Bunların ardına bunca kişinin katılmasına gelince: Boş inançlar, masallar ve yakıştırmalarla da karışık dinlerin geçmişinde on binlerce yıl yatıyor. Çağdaş bilimin ise, çok kısa bir tarihi var. Üç yüz yıla ancak varır. Daha önceki ilk adımlar kuşkusuz çok önemlidir, ama güvenilir bilginin yoğun biçimde birikmesi yüz yıla ancak çıkar. Bir anlama, o kısa yüz yıl kendinden önceki on binlerce yılın önemli ölçüde yanlış öğretileriyle başa çıkmağa çalışıyor. Üstelik, günümüzde bilimi de tekelci sermaye ve işgâlci ordularla işbirliği içinde olan köktendinciliğin denetimi altına sokma gerçek çabaları da var.
|