| İnan Kahramanoğlu |
Atatürkçüler
“Kürt sorunu”na
İdeoloji kaybı ve ideoloji ihtiyacı Atatürkçü kesimlerin, her konuda olduğu gibi Kürt sorunu konusunda da kafaları oldukça karışık ve neredeyse her kafadan ayrı bir ses çıkıyor. Cumhuriyet gazetesinde geçtiğimiz hafta yayınlanan Server Tanilli’nin “Kürt sorununu yeniden düşünmek” başlıklı yazısı bu açıdan ilginç bir örnekti. Tanilli gibi anlı şanlı bir “Atatürkçü” profesör, cumhuriyet gibi “Atatürkçü” bir gazetemizin sayfalarında PKK’nın otuz yıldır sürdürdüğü Kürtçü propagandanın bütün tezlerini neredeyse birebir savunuyor, üstelik bir de Atatürkçülere bunun propagandasını yapıyordu. “Kürdistan’ın coğrafi bir gerçeklik” olarak tanımlanması, PKK’nın “Kürt ulusal demokratik hareketi” olarak adlandırılması, “Üniversitelerde Kürt enstitülerinin kurulması” Tanilli’nin Atatürkçülere Kürt sorununu çözmek için yaptığı önerilerden sadece bir kaçıydı. PKK’nın sıkça tekrarladığı “Ezilen Kürtler” edebiyatı ve Kürtlerin teröre yönelmelerinin sebebi olarak 12 Eylül döneminde cezaevlerinde yapılan işkencelerin gösterilmesi gibi uydurmaları Tanilli’yi o kadar etkilemiş ki, hani yürüyebilse adamlarla dağa çıkacak neredeyse Tanilli. Tabii olaylara Atatürkçü bir gözle değil PKK’nın gözüyle bakmaya başlarsanız, PKK’nın yalanları da bilimsel gerçeklere dönüşecektir, tıpkı Tanilli’de olduğu gibi. Bunun sonucunda da PKK’nın Türkiye’nin üniter devlet yapısını ortadan kaldırarak bir Kürt devleti kurma planları ve bu planların arkasındaki emperyalist destek tümüyle unutulacaktır. Tanilli’nin yaptığı tam da budur. İki yüzyılı aşkındır emperyalizmin Ortadoğu’daki en büyük işbirlikçisi olan Kürt ayrılıkçılığı o kadar masum bir hal almıştır ki, Tanilli’de yazısında bir kere bile emperyalizm sözünü ağzına almamaktadır. Ancak Tanilli örneği tekil bir örnek değildir. Pek çok Atatürkçü benzer şekilde aynı yanılsamanın içinde savrulup durmaktadır. Bu çarpık anlayış, eğer ortada açık bir ihanet yoksa, tek bir bir şeyle açıklanabilir; ideoloji kaybı. Evet, Atatürkçülerimizin Türkiye’nin geleceğini ilgilendiren hemen her konuda birbirinden bu kadar kopuk ve Atatürkçülüğe bu kadar tezat fikirleri aynı “Atatürkçülük” tanımı içinde savunabiliyor olmalarının altında bu yatıyor; ideoloji kaybı. İdeolojinin kaybolduğu yerde ise politik tavır körlükle mâlul oluyor. Kürt sorununa nasıl bakmamız gerektiği konusunda hâlâ ortak bir fikre varılamaması da bu politik körlüğün en net göstergesi. Oysa Türkiye neredeyse otuz yıldır PKK terörü şeklinde gelişen bölücü bir hareketle karşı karşıya. Ve otuz yıl bir olayı değerlendirmek ve o olaya ilişkin bir politik tavır geliştirmek için hayli uzun bir süre. Hele hele ideolojik bir bakış açınız varsa. İdeoloji dediğimiz şey basitçe, her türlü olay ve olguya nasıl bakmamız gerektiği konusunda bir gözlük vazifesi görür. Dolayısıyla aynı ideolojik çerçeveyi benimseyen insanların belirli farklılıklar taşısa bile temel noktalarda anlaşması beklenir. Ancak burada bile ciddi bir sorunla karşı karşıyayız zira, kimi Atatürkçülerimiz için Atatürkçülük bir ideoloji bile değildir! Başlarken, Atatürkçülerimizin kafası son derece karışık demiştik, evet, kafalar gerçekten de çok karışık!
Kürtçü propagandanın
Böylesi bir kafa karışıklığının bir sebebi ideoloji kaybı ise diğer bir sebebi de bunun sonucu olarak ortaya çıkan karşıt propagandanın etkisi altına girmektir. Atatürkçülerimiz bugün tam da bu noktadadırlar; PKK propagandası altında ezilmektedirler. PKK’nın, otuz yıldır sürdürdüğü kanlı terörün sonucu olarak otuz bin insanın kanı üzerinde oturuyor olmasına rağmen, bugün hala demokrasi, insan hakları ve özgürlükler diyerek kendini ve bölücü taleplerini meşrulaştırabiliyor olmasını başka nasıl açıklayabiliriz? Kanlı bir terör örgütü, amaçları ve arkasındaki güçler biliniyor olmasına rağmen nasıl olmaktadır da hâlâ meşru bir zemin üzerinde siyaset yapabilmektedir? Üstelik bunu yapan PKK’lı milletvekilleri bölücü taleplerini açıkça dillendirirken kendilerine tepki gösterildiğinde de Meclis kürsüsünden “Meclis’i kilitleriz” diyecek kadar ileri gidebilmektedirler. Böylesi bir demokrasi herhalde dünyada bir tek Türkiye’de geçerlidir! Ancak bölücü örgüt bununla da yetinmemektedir, her seferinde daha da azgınlaşan taleplerle gelmekte ve terör kartını her seferinde bir tehdit olarak kullanıp can almaya devam etmektedir. Evet, Kürt sorununun belki de en acı tarafı budur. Bölücü bir terör örgütü açıkça Türk devletini tehdit etmekte, Amerikan imalatı silahlarla Türk askerine haince kurşun sıkmakta ama buna rağmen Millet Meclisi’nde temsil edilmekte, belediyeleri elinde bulundurmakta ve devletten aldığı destekle devleti yıkmaya çalışmaktadır. Bu terör örgütünün siyasal uzantısı olan parti kapatılmak istendiğinde de kimileri ortaya çıkıp “demokrasi” diye bağırmaktadır! Bu furyaya bazı Atatürkçülerimiz de katılmakta ve onlar da, Tanilli’nin yaptığı gibi, bu partinin kapatılmaması gerektiğini söylemektedirler. Bu noktada Kürtçü propagandanın yarattığı tahribatı yeniden gözden geçirmek gerekmektedir. PKK son derece akıllı bir taktikle uzun yıllardır Türk devletini ve Türk milletini adeta esir etmiştir. PKK stratejisinin ilk aşaması Kürtlerin mazlum ve ezilen bir halk olarak topluma ve devleti kabul ettirilmesi olmuştur. Böylelikle önce “Kürt realitesi” topluma ve devlete kabul ettirilmiş, ardından da “Kürt sorunu” denilerek yeni bir dönemin kapıları aralanmıştır. Bugünse açıkça “özerklik ve federasyon” talep edilmektedir. Kimsenin kuşkusu olmasın yakın zamanda da “Bağımsız Kürt devleti” açıkça telaffuz edilecektir. Kuzey Irak’ta kukla Kürt devletinin kuruluş süreci bu açıdan oldukça öğreticidir. Mağrur Kürt-Ezik Türk Bütün bu Kürtçü propagandanın sonucu olarak Türk devleti ve Türk milleti, Türk kimliğinden bağımsız bir Kürt kimliğini, üstelik de kanlı bir terör aracılığıyla zorla kabul etmiştir. Burası Kürtçü propagandanın en güçlü olduğu ve sonuç aldığı yerdir. Ayrı bir millet yaratıktan sonra sıra bu milletin bağımsızlığına kavuşturulmasına gelmiştir. PKK bu amaçla kendi yarattığı “Kürt milleti” içinde örgütlenmesini arttırmış ve bugün sadece Doğu ve Güneydoğu’da değil, Türkiye’nin her yerinde kendisini “Kürt” olarak tanımlayan büyük bir milli topluluk yaratılmıştır. Hemen arkasından bu milli topluluğun hakları gündeme getirilmiştir. Demokrasi, insan hakları, özgürlükler söylemi o kadar etkin bir propagandaya dönüştürülmüştür ki devlet ve millet bu söylemin altında ezilmiştir. Bu propagandanın sonucunda PKK terörist bir örgüt olmasına rağmen Türk devleti üzerinde psikolojik bir üstünlük kurmuş ve hakimiyeti ele geçirmiştir. Ancak PKK’nın Atatürkçü kesimler içinde de ciddi bir psikolojik üstünlük kurduğunu görmek gerekmektedir. Esas önemli nokta da burasıdır. Atatürkçülerimiz PKK’nın Türk devletine ve Türk milletine yönelik tüm suçlamalarını kabul etmektedirler aslında. PKK bugün devlet karşısında bir terör örgütünden bir ulusal kurtuluş örgütüne dönüşmenin dışında bir “Mağrur Kürt” yaratmıştır. “Mağrur Kürdün” karşısında ise “Ezik Türk”. Kürt göğsünü gere gere “Kürdüm” derken Türk’ün kendisini ifade etmesi bile faşistlik ve ırkçılık olmaktadır. Bu “Ezik Türk” psikolojisi ise politik pek çok hataya ve Kürtçü dayatmaların kabul edilmesine yol açmaktadır. PKK bugün Türkiye’de Kürtlerin Türkler tarafından ezildiği ve geri bırakıldığının propagandasını yapmaktadır. Atatürkçülerimiz de bu propagandaya kanarak aynı şekilde Kürtlerin ezildiğini kabul etmekte, Türkiye’de Doğu ve Güneydoğu’dan daha yoksul pek çok bölge olmasına karşın niçin bir tek Kürtlerin ayaklandıkları sorusunu soramamaktadırlar. “Ezilmiş Kürtler” edebiyatını kabul ettiren PKK hemen ardından da demokrasi ve insan hakları diyerek bu “Ezilmiş Kürtler”in ellerinden alınmış haklarının geri verilmesini talep etmektedir. Atatürkçülerimiz de bu propagandanın etkisiyle PKK’nın siyasallaşmasına, Meclis’e girmesine, belediyeleri ele geçirmesine demokratik bir hak olarak bakabilmektedirler. PKK’ya göre Türk devleti Kürtleri yıllarca ezmekle kalmamış, dillerini kültürlerini yasaklamış ve Kürt kimliğini inkâr etmiştir. Bu “imha ve inkar” propagandasına hemen son verilmesi gerekmektedir. Atatürkçülerimize göre de durum bundan ibarettir. Dolayısıyla Kürtçe eğitim, Kürtçe yayın, Kürt kimliğinin kabul edilmesi talepleri birer bölücü talep değil, birer demokratik hak olmaktadır Atatürkçülerimizin gözünde. Kürtleri ezildiği, onları ikinci sınıf vatandaş olarak gördüğünü kabul eden Türklerin yapması gereken şey bu gerçeklerle yüzleşmek ve bu hataların telafisini sağlamak olmaktadır. Bütün bu bölücü taleplerin Atatürkçü kesimler içinde kabul edilebilir bulunmasının ardında yatan psikoloji budur. PKK, propaganda yoluyla “baskıcı, inkarcı, faşist ve ırkçı Türk” imajını Türklere aşılamış ve Türkler bunu kabul eder hale getirilmişlerdir. Bütün bu bölücü taleplerin karşılanmasına karşı çıkamayan Türk, bu sefer oturup kendi kendisine “Etle tırnak gibi bir aradayız”, “Türk-Kürt kardeştir, “Karşılıklı kız alıp verdik” gibi masallar uydurmaktadır. Böylelikle hem Kürtlere karşı yapılan “haksızlıklar” giderilecek ama bunun bir bölünmeye yol açmaması için de kendince bir kardeşlik söylemi yaratılacaktır. Ancak iş işten çoktan geçmiştir. Böylesi bir psikolojiyle değil siyaset yapmak, hayatta kalmak bile mümkün değildir. Bu psikoloji artık sadece, ayaklanma provası yapan Kürt bölücülüğü karşısında Türkleri birer kurban konumuna sürüklemektedir. Kerkük’te Kürtler tarafından soykırıma uğratılan Türklerin geldiği nokta bu tehlikenin ne kadar yakın olduğunu göstermektedir. Üstelik dikkat edin, bu kardeşlik masalları PKK tarafından değil, bizzat Atatürkçülerimiz tarafından anlatılmaktadır. PKK ise bunları çoktan aşmıştır. Bugün gelinen noktada Kürt kimliği ayrı bir milli kültüre dayanılarak değil, tamamen Türk düşmanlığı üzerinden örgütlenmektedir. Türklerse hala kardeşlik türküleri yakmakla meşguldürler! Kürtçü propaganda: Ayaklanma teorisi Tehlike aslında bu kadar büyüktür. Geçmişte sıradan bir kimlik mücadelesi, Kürtçe eğitim, Kürtçe yayın gibi basit bir kültürel hak olarak gösterilen bölücü talepler bugün gelinen noktada ayaklanma provası yapan bir topluluk yaratmıştır. Doğu’dan Batıya yönelik olarak planlanan istila hareketi ile de bu topluluk Türkiye’nin her yerinde PKK destekçisi bir kitle tabanı yaratmıştır. Bu taban, şehirlerde PKK’nın oy desteğini sağlayan, dağdaki terörist ihtiyacını karşılayan, mitinglerde Apo posteri açan, araba yakan, karakol taşlayan bir isyancı grubuna dönüştürülmüştür. Dolayısıyla uzun yıllardır Kürtçü propagandanın temel malzemesi olan “demokratik haklar” söyleminin aslında ciddi bir ayaklanma teorisinin köşe taşları olduğu artık ortaya çıkmıştır. Ancak bu propagandaya bu güne kadar gözünü kapatan ve bunun neye yol açacağını göremeyen çarpık bakış açısı, bugün her şeye rağmen hâlâ yıkılmış değildir. Ama ayaklanma hazırlığı yapan isyancı hareket, ciddi bir politik tavır ve engelleyici önlemler alınmazsa yakın bir zamanda, uyguladığı nüfus politikası ile ülkede iç savaş çıkartacak bir hazırlık içindedir. Bugün Kürtlerin toptan ayaklanmamasının tek sebebi budur. Nüfus olarak hala Türkler çoğunluktadır. Ancak sesi çıkan Türkler değil Kürtlerdir. PKK’nın bu nüfus politikası ve istila hareketi Kürt nüfusunu sayıca Türk nüfusuna yaklaştırıp tüm ülkeye yaydıktan sonra çok daha büyük ve kapsamlı bir Türk-Kürt çatışması çıkartılacak ve bu çatışmanın sonucunda da bütün Kürtler bu çatışmanın bir unsuru haline getirilip Türkiye iç savaşa sürüklenecektir. İç savaşın durdurulması için devreye girecek BM ve NATO gibi emperyalist kuruluşlar da Kürtlerin Türkiye’den bağımsız bir devlet kurarak yaşamalarını sağlayacak bir planı Türk devletine kabul ettireceklerdir. Türkiye böyle bölünecektir. Bu, etnik sorunun kaşındığı tüm ülkelerde yaşanan ve yaşanmakta olan süreçtir. Emperyalizm yüzyıllardır değişmeyen böl-yönet siyasetini en son Yugoslavya ve Irak’ta görüldüğü üzere devam ettirmektedir. Türkiye için de plan budur. Atatürkçüler Atatürk’ün değil, Apo’nun izinde! Atatürkçülerin Kürt soruna nasıl bakması gerektiği sorusu bu gerçekler ışığında çok daha önem kazanmaktadır. Bu soruyu cevaplamak içinse yeniden Atatürkçü ideolojinin rehberliğine ihtiyaç vardır. Atatürkçü ideoloji milliyetçilik temelinde, bir ulus devlet ve bu ulus devletin kurucusu olarak bir Türk Milleti tanımlaması yapar. Dolayısıyla Atatürkçülerimizin buradan yola çıkarak alması gereken politik tavır da kendiliğinden ortaya çıkar; Türkiye Cumhuriyeti bir ulus devlettir ve Misak-ı Milli sınırları içinde tek bir millet olarak Türk Milleti yaşar. Azınlıklar dışındaki tüm etnik ve dinsel topluluklar da bütün bu etnik ve dinsel farklılıkları önemsenmeksizin aynı Türk Milletinin birer unsurudurlar. Böylesi bir net tanımlamadan sonra demokrasi, insan hakları, özgürlükler kılıfı altında sunulan Kürtlere özerklik, Kürt kimliğinin kabul edilmesi, Kürtçe eğitim gibi bölücü talepler karşısında ne yapılması gerektiği de kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Aslında Atatürkçülüğün gerektirdiği ideolojik tavrın ne olduğunu düşünmek bir yana, sadece Atatürk’ün bu konuyla ilgili olarak ne yaptığına bakmak bile tek başına yetecektir. Kimi “herkesten Atatürkçü”lerimizin karşı çıkamayacakları bir şey varsa o da Atatürk’ün bizzat kendi eylemi ve söylemi olmalıdır, öyle değil mi? O halde Atatürk’ün bıraktığı ideoloji çerçevesinde olaylara bakamayanlar en azından onun uygulamalarına bakıp hizaya geçebilirler. Atatürk ne yapmıştır peki? Her şeyden önce Türk kimliğinden bağımsız bir Kürt kimliğini hiçbir şekilde kabul etmemiş ve “Ne Mutlu Türk’üm” diyerek Misak-ı Milli sınırları içinde yaşayan her ferdin Türk Milletinin bir parçası olma mutluluğuna erişmesini istemiştir. Kürt isyanlarını ise birer demokratik hak arama mücadelesi değil, emperyalizmin Türk ulusunu ve Türk devletini parçalama planı olarak değerlendirmiş ve gerektiği şekilde bastırmıştır. Atatürk’ün Kürt meselesi konusunda aldığı tavır oldukça net ve tavizsizdir. O kadar ki Atatürk bugün yaşasaydı emin olun Atatürkçülerimiz O’nu da “fazla sert” olmakla suçlarlardı! Bu da gösteriyor ki, bugün Atatürkçüyüm diyen pek çok kişi aslında Atatürk’ün eylemi ve söylemini kabul etmemektedir. Bir tarafta, Apo’nun cezaevinde kötü muamele gördüğü iddiası ortaya atılır atılmaz Türkiye’yi ayağa kaldıran, sokaklarda gösteri yapan, araba yakan, polisle çatışan, Apo’nun tek bir işareti ile ayaklanan yüzbinlerce Apocu vardır, diğer tarafta ise Atatürk’ün Kürt sorununu nasıl çözmeye çalıştığını bile bilmeyen, bilse bile bunu uygulamaktan ısrarla geri duran, bu çözüm politikasını hatırlatanları da karalayan “Atatürkçülerimiz”! Ancak Atatürk’ten öğrenmeyenler kendilerine özgün bir yol da geliştirmiş değildirler. Yaptıkları tek şey Atatürk’ten öğrenmek yerine Apo’dan öğrenmektir. Türkiyelilik, demokratik cumhuriyet, özgürlük ve demokrasi gibi söylemlerin sahibi Atatürk değil, Apo’dur. Elbette isteyen istediğini tercih eder, ama kimse hem Apo’nun fikirlerini kabul edip hem de Atatürkçülük iddiasında bulunamaz! Atatürkçülük, Atatürk’ün gösterdiği yolda yürümek, onun hedeflediği Türkiye’yi kurmaktır. Atatürk’ün çözümünü gizleyenlere inat, onun fikirlerini yeniden hayata geçirmektir. Atatürk’ün çözümü mü; Türkiye Türklerindir!
|