Hüseyin Vakit’i çatlattı
Yaptığı sapıklık ve serbest kalmasından sonraki pişkin hareketleriyle Türk Milletinin tepkisini çeken Hüseyin Üzmez, İslami kesimde de tartışmalar başlattı. Serbest bırakıldıktan sonra pişmiş kelle gibi sırıtan eşiyle birlikte cipine atlayıp evinin yolunu tutan Hüseyin, sonraki günlerde yaptığı açıklamalarla da tepki çekmişti. Kanal kanal dolaşıp abuk sabuk açıklamalarda bulunan Hüseyin o kadar büyük tepki çekti ki, vatandaş ona oturduğu yerden ceza bile kesmeye başladı. Devlet Bakanı Nimet Çubukçu’nun ve Adalet Bakanlığının itiraz etmesiyle yeniden cezaevine dönme ihtimali artan Hüseyin için son olarak Müjde Ar bir ceza önerdi. Müjde Ar, hazırladığı programda bu konu ile ilgili tartışmalar gündeme gelince Müjde Ar bu gibi kişilerin hadım edilmesi gerektiğini savundu. Hatta “hadım etmek yetmez kökten kesmek lazım” dedi.
Hüseyin Üzmez hakkında bir koldan böyle ceza tartışmaları yürürken başka bir kesim de farklı bir tartışmanın içinde. Sözünü ettiğimiz kesim dinci medya. Hüseyin’in serbest kaldıktan sonra sergilediği pişkin tavır ve kanal kanal gezip saçmalaması dinci kesimi bile çileden çıkarttı. Hüseyin’in serbest bırakılması ve sonrasında televizyon kanallarında da rezilliğe devam etmesi, dinci medyada da geniş yer buldu. Hüseyin ilk tutuklandığında olayı görmezden gelen dinci medya, bu sefer gelişmeleri daha geniş verdi ve Hüseyin’e sert tepki gösterdi. Bu konuda en sert tavrı alan kesim ise Yeni Şafak tayfası oldu. Yeni Şafak 1 Kasım günü “Utan be adam” manşetiyle çıkarak Hüseyin’i yerden yere vurdu. Bu manşet aynı zamanda dinci medya içerisinde belli bir ayrışmanın da ilk işareti oldu. Yeni Şafak’ın Hüseyin konusundaki tavrı sonraki günlerde de devam etti.
Hüseyin’in serbest bırakılmasını küçük bir haberle duyuran Vakit gazetesi ise televizyon kanallarında Hüseyin’in yaptığı rezilce açıklamalar karşısında sessizliğe gömüldü. Birkaç gün konu ile ilgili hiçbir şey yazamayan Vakitçiler, artan tepki karşısında sessizliği bozarak 2 Kasım tarihinde bir açıklama yayınladılar. Yayınlanan açıklamada özet olarak Hüseyin Üzmez’in televizyon kanallarında yaptığı açıklamaları kendi Müslümanlık ölçülerin uymadığını ve kesinlikle tasvip etmediklerini belirten Vakit yayın kurulu, ancak Hüseyin’in suçunun sabit olmadığını savundu. Hatta geçersiz olduğu öne sürüler raporlardan hareket ederek böyle bir suçun meydana gelmediğini bile savundular. Son olarak da Hüseyin’in suçunun sabit görülmesi halinde en sert tepkiyi kendilerinin göstereceğini belirterek Hüseyin’e şimdilik sahip çıktılar. Vakit’in hukuka ve yargı sürecine olan saygısı gözlerimizi yaşarttı ama bu açıklamayı yemedik. Aynı hassasiyeti neden başka davalarda da göstermediklerini doğal olarak merak etmekteyiz.
Vakit bir taraftan Hüseyin’e sahip çıkıp çaktırmamaya çalışırken bir taraftan da daha fazla tepki gelmesin diye Hüseyin’i susturmaya çalıştı. Açıklamanın yayınlandığı gün Abdurrahman Dilipak da bir yazı yayınlayarak Hüseyin’i susmaya davet etti.
Vakitçiler utanmadan Hüseyin’i sahiplenmeye devam ederken Vakit yazarlarından biri ve dinci kesimin tanınmış isimlerinden Selahaddin Çakırgil 4 Kasım günü “Yanlış olduğuna inandıklarımı, kendimize de söyleyebilecek miyim?” başlıklı bir yazı yazdı. O yazıda Çakırgil; “Bu yazıyı yazarken çok zorlandığımı belirtmeliyim. Ama kalbim daha fazlasını taşıyamadı. Çünkü bugün, sütunlarında yıllardır yazı yazdığım Vakit’e sözlerim var. (…) Ve Nisan-2008 sonundaki o çirkin iddia ortaya çıktığında ise. Artık Vakit’in bu konuya sessiz kalamayacağını düşündüm. Ama beklediğim gibi olmadı. Hâlbuki o yargıdan önce, Vakit, onu bir Müslüman hassasiyetiyle, müstahak olduğu yere koymalıydı. Ama böyle yapmayıp, hükümlerinin nasıl sâdır olduğu bilinen yargı’nın sonucunun beklenmesine ağırlık verildi. Ve dahası, henüz mahkeme hükmüne yansımayan birtakım bilirkişi raporları gündeme getirilmeye çalışıldı. Gazete yönetiminin konuya gereken hassasiyetle tepki vermemesini anlayabilmiş değilim. (…) Vakit’in, o kişinin sözlerinin kabul edilemezliğini açıklamakla yetinmesi karşısında hayal kırıklığı yaşadım. Hâlbuki Vakit’in, İslâm konusunda öylesine saçma-sapan laflar eden bir kişiyle, hiçbir bağının kalmadığını açıklamasını beklerdim. İslâm konusundaki saldırılar ve yanlış tanıtımlar söz konusu olunca, başkaları üzerine nasıl gittiği bilinen bir Vakit’in bu konudaki tavrı, beni hayal kırıklığına sürüklemiştir. Halbuki Yeni Şafak gazetesinin başlığa çektiği o ifadeyi bizzat Vakit yazabilmeliydi. Kaldı ki, söz konusu kişiyle ilgili ve yargı süreci devam eden iddialar ayrı, ama, 2001-2002’lerde Hürriyet’te yayınlanan bir röportajındaki saçmalıkları, o çirkin iddialar ortaya atıldıktan sonra okuduğumda bile, Vakit’in ona kendi bünyesinde nasıl yer verdiğine hayret etmiştim. O fikirleri taşıyan bir kişiyle aynı safta imiş gibi gözükmeyi daha fazla kabul edemem. Artık, tahammül mülküm yıkıldı. Bu yazım bir oto-kritiktir ve -aynen- yayınlanırsa, bunu, o kişinin artık Vakit’le hiçbir ilgisinin kalmadığının taahhüdü olarak anlarım. Ve böylece Vakit, kendi konumunu da ortaya koymuş ve bir özeleştiriye açık olduğunun örneğini vermiş olur, bana göre. Yayınlanmazsa, bu ikazlarım yersiz ve de, ben Vakit’e göre yanlış bir yerdeyim demektir. O durumda da, Vakit’e hayırlı hizmetler dilemekten başka bir sözüm olamaz. Ve bugüne kadar, sahiplendiği değerlere bağlılık uğrunda ‘Kâbe’sini ve kalemini kalbinde taşımaya çalışan bir Müslüman olarak, bir yol-ki doğru olduğuna inanıyorum-o yolda yapayalnız da kalsam, ilerlemeye çalışırım. Vesselam.”
Görüldüğü gibi Çakırgil’in eleştirileri oldukça sert. Ve Hüseyin meselesi yüzünden yıllardır yazdığı gazeteyle bağını koparma aşamasına gelmiş. Çakırgil’in yazısı yayınlanmasına yayınlandı ama yazının altında Vakit imzasıyla şu not yer alıyordu: “Bu yazı zuhulen değil, gazete yönetimi tarafından okunarak yayınlanmıştır. Ancak, yazıdaki eleştirilerin büyük bir bölümüne katılmak mümkün değildir.”
Sanırım yazının altındaki bu notu okuduktan sonra Çakırgil, Vakit’e hayatta başarılar dilemiştir. Hüseyin böylece sadece kendi başını değil, gazetesinin de başını yakmış oldu.
|
Nişanyan Taraf’a kutu yazarı oldu

Sevan Nişanyan |
|
Karısının başından aşağı bir kavanoz dolusu dışkı dökerek meşhur olan “değerli” entelektüelimiz Sevan Nişanyan, Taraf gazetesinde kutu yazarlığına başladı. Buradaki kutu kelimesinin altını çizmekte yarar var. Bahsettiğimiz şey gazetelerdeki köşe formatında bir alan değil. Bir köşe yazarının kullandığı alanın ortalama 1/3’ü kadar bir alandan bahsediyoruz. Yani aşağı yukarı kibrit kutusundan biraz daha büyük bir alan. E Nişanyan’ın entelektüel düzeyi de ancak o kadarcık bir alanı doldurmaya yeter. Bunu kendisi de biliyor olmalı ki “bu ne kardeşim böyle köşe mi olur?” diye itiraz etmemiş.
Büyük entelektüelimiz kendisine ayrılan o geniş alanda hergün bir kelime üzerine iki-üç paragraflık bilgiler vererek ufkumuzu genişletiyor. Rum, Kelimebaz, Zenci gibi kelimelerin etimolojik kökeni ve doğru kullanımı üzerine yazdığı yazılar geçtiğimiz hafta Nişanyan’ın dağarcığımıza kazandırdığı bilgilerden sadece üçü. Bilmem kaç dil bildiği söylenen büyük entelektüel Sevan Nişanyan’ın Taraf gazetesindeki işlevi ayaklı sözlük anlayacağınız. Demek ki Sevan efendinin Atatürk ve Cumhuriyet hakkında saçmalamaktan başka alanlara da ilgisi varmış ki böyle bir kutucukla karşımıza çıktı. Atatürk’e ve Cumhuriyete karşı psikolojik savaşın önemli üslerinden biri olan Taraf’ta bir Sevan eksikti, böylece o da tamamlanmış oldu.
Karısına dışkısını atma hadisesinden önce AGOS gazetesinde yazan Sevan, dışkı vakasından sonra AGOS’taki kadın çalışanların tepkisine maruz kalmış ve sorunlar yaşamıştı. Hrant Dink’ten sonra gazetenin genel yayın yönetmenliğini üstlenen Etyen Mahçupyan’ın-ki kendisi aynı zamanda Taraf yazarıdır-bütün kol kanat germe çabalarına rağmen AGOS’taki kadın çalışanların tepkileri bir türlü dinmek bilmemişti. Hatta kadın çalışanlar Mahçupyan’a başvurup Sevan’ın AGOS’la ilişkisinin kesilmesini bile istemişlerdi. Ancak Mahçupyan tartışmada Sevan’ın yanında yer alınca bazı kadın çalışanlar istifa etmişti.
Anlaşılan AGOS’ta kadın muhalefetine karşı kendisini koruyamayan Mahçupyan, yazarı olduğu Taraf’a Sevan’ın kapılanmasını sağlayarak kendini affettirmiş.
|
Allah akıl-fikir versin
Geçenlerde gördüğümüz bir haber gözlerimizi yaşarttı, ama gülmekten. Haber şu; Batman Belediyesi, kentin ismini kullanarak para kazandıkları iddiasıyla Batman filminin yapımcılarına dava açma hazırlığındaymışlar. Evet, yanlış okumadınız, Batman Belediyesi filmin gişe hâsılatından pay almak için yapımcılara dava açacak ama tartıştıkları şey de şu: davayı Türkiye’de mi yoksa ABD’de mi açsak? Belediye Başkanı Hüseyin Kalkan’ın konu ile ilgili açıklaması şöyle: “Batman Belediyesi bu konuda isim hakkında sahip olan bir kenttir, telif hakkı Batman’a ait olan bir kenttir. Batman, yasalarda ve uluslararası dilde de bu şekilde kullanılıyor. Aynı zamanda bu ülkenin de bir kenti durumunda. Bundan herhangi bir şüphemiz yok tabi. Bizim şu anda üzerinde durduğumuz, açılması gereken davalar Türkiye’de midir, yoksa o ülkenin yasalarıyla mı açılması gerekiyor? Bu konuda sıkıntılarımız var”.
Bu Batman Belediye Başkanı olacak zat-ı muhterem gerçekten zeki adammış.
Maşallah türünün akıl küpü ama buralarda harcanıp gidiyor. Yazık. Bir de “hasılattan ne kadar pay alacağımıza mahkeme karar verecek ama biz çok büyük bir meblağ bekliyoruz” diye açıklamalarda bulunmuş.
İşin doğrusu şu ki, Batman isimli çizgi roman 1939 yılında yayınlanmaya başlıyor. Yaratıcıları ise Bob Kane ve Bill Finger. Batman’ın beyazperdede sinema filmi olarak ilk görüldüğü tarih ise 1989. yani Batman’ın il olmasından bir yıl önce. Şimdi Batman filminin yapımcıları tutup da belediye başkanı gibi bir cinlik yapıp “filmimin ismini izinsiz şehrinize vermişsiniz, ödeyin bakalım tazminatı” derse sayın belediye başkanımız ne cevap verecek acaba?
İnsan bir durur düşünür be kardeşim. Hiç mi kafanız çalışmıyor? Yoksa alemi kendiniz gibi Avarel mi zannediyorsunuz? Yani bu adamı bulup da Batman’a belediye başkanı yapan adama teessüflerimi bildiriyorum. Böyle bir zeka pırıltısı değil belediye başkanı cumhurbaşkanı olsa azdır. Hatta ABD Başkanı olması şarttır. Hazır Bush’un da görev süresi dolmuşken yerini ancak bu vatandaş doldurabilir.
Ne yani, mesela Japonya’da da Obama diye bir yer var. Onlar da yeni ABD Başkanına telif davası açsın bari. Bu mudur olay?
Belediye Başkanı bu dava açma işinde bir İngiliz gazetecinin yazdığı bir yazıdan etkilendiklerini belirtmiş. Başkan’ın demecine göre bu İngiliz gazeteci, Batman filmi gişe rekorları kırmasına rağmen kadınların intihar ettiği ve çocukların sokaklarda yaşadığı kent olan Batman’ı bu konuda herhangi bir girişimde bulunmadığı için eleştirmiş. Valla o İngiliz gazeteci her kimse Batmanlıları iyi işletmiş. Herhalde “eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmek” deyiminin tam karşılığı bu olsa gerek. Benim asıl merak ettiğim İngiliz gazetecinin arkadaşlarıyla nesine iddiaya girdiği. Kesin bu işin içinde bir iddia var.
|
Sivas Katliamı da zaman aşımına uğratılıyor
2 Temmuz 1993 günü Türk tarihinin en acı günlerinden biri. Aynı zamanda Şeriatçı gözü dönmüşlüğün ne anlama geldiğini gösteren bir gün. 2 Temmuz 1993 günü Pir Sultan Abdal’ı anma etkinlikleri için Sivas’a giden aydın ve sanatçılar için olduğu kadar Türk Milleti için de kara bir gün. Madımak Otelinde bulunan konukların Şeriatçılar tarafından yakılmasının üzerinden 15 yıl geçti. 37 aydınımız ve sanatçımız Madımak Otel’de yanarak can verdi ama koskoca Türkiye Cumhuriyeti 15 yılda faillerin tamamını adalete teslim edemedi. Ve şimdi yakalanıp yargıya havale edilemeyen sanıkların yaptıkları yanlarına kar kalmak üzere.
Sivas’taki korkunç olaydan sonra sorumluların yakalanması için geniş çaplı bir soruşturma başlatılmıştı. Ancak bazı isimler ya yurtdışına kaçtı ya da izini kaybettirerek yargılamadan kurtuldu. Yakalanabilen ya da tespit edilebilen sanıklar hakkında Ankara 1 Nolu DGM’de dava açıldı. Yargılama üç kez Yargıtay’da bozulduktan sonra 7 yılda karara bağlandı. Ve 34 kişi ağırlaştırılmış müebbet, 4 kişi müebbet, 4 kişi 20’şer yıl 1 kişi 15 yıl, 9 kişi 7 yıl 6’şar ay bir kişi 5 yıl hapis cezası alırken, 14 kişi beraat etti. Ancak sanıklardan olayların büyümesine neden olan Cafer Erçakmak’ın da aralarında olduğu 7’si bu sürede yakalanamayınca dosyaları 2004’te ayrıldı. Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılamaları süren Şevket Erdoğan, Köksal Koçak, Hakan Karaca, Necmi Karaömeroğlu, Yılmaz Bağ, İhsan Çakmak, Cafer Erçakmak’la ilgili dün yapılan 14. duruşmada Savcı Mustafa Bilgili esas hakkındaki mütalaayı açıkladı. Bilgili, sanıklar hakkında “Anayasal düzeni değiştirmeye iştirak” suçundan cezalandırılması istemiyle dava açıldığını, yasada bu suçun zaman aşımı süresinin ise 15 yıl olduğunu hatırlattı. Suç tarihi itibariyle 2 Temmuz 2008’de zaman aşımı süresinin dolduğunu bildiren Bilgili, sanıklar hakkındaki davanın düşmesine karar verilmesini talep etti. Mahkeme heyeti ise karar için dosyayı incelemeye aldı. Kararın 19 Aralık’taki duruşmada açıklanacağı belirtilerek duruşma ertelendi.
Sivas Katliamında hayatını kaybeden aydın ve sanatçılarımızın ailelerinin avukatı Şenal Sarıhan konu ile ilgili yaptığı açıklamada bir numaralı sanığın firari Cafer Erçakmak olduğunu hatırlatarak zamanaşımının dolmadığını belirtti. Sarıhan, “Erçakmak durumundaki diğer sanıklar hakkında 765 sayılı TCK’nın 146. maddesi uyarınca ağırlaştırılmış müebbet cezası verilmiştir. Erçakmak hakkında ise aynı maddenin ‘iştirak’ suçunu düzenleyen 3. maddesinden dava açılmış ve 5 yıldan 15 yıla kadar hapis istenmiştir. Ancak Terörle Mücadele Kanunu kapsamında olduğundan ceza yarı oranında artar yani 7,5 yıldan 22,5 yıla kadar hapis olur. Bundan dolayı hem ağırlaştırılmış ceza yönünden hem de bu suç yönünden zaman aşımı da 22,5 yıl olmalıydı. Ayrıca hem bizim yasalarımızda hem de AİHM’ye göre bu tür suçlar ‘insanlığa karşı suçlardır’ ve bunlarda zaman aşımı işlemez.”
Ailelerin avukatları gayetiyi niyetli bir şekilde hukukun nasıl işlemesi gerektiğinin altını çiziyor. Ancak Kürt-İslam Faşizmi koşullarında hukukun, adaletin ne kadar hükmünün kaldığı Aralık ayında alınacak Sivas Katliamı davasının kararında görülecek.
|
Dilipak’ın dili pek pak değilmiş
Şeriatçı Vakit gazetesinin yazarlarından Abdurrahman Dilipak da bir rezalete imza attı. Hüseyin Üzmez vakasında aldığı tavırla eleştirilere hedef olan Dilipak, 5 Kasım günü yazdığı “Üzmez bu defa üzdü” başlıklı yazıda “Birilerinin maksadı üzüm yemek değil bağcıyı dövmek. Hak, hukuk, adalet değil kaygıları, intikam almak. Şimdi bu aşamadan sonra siz sağlıklı bir yargılama bekliyor musunuz?” diyerek yine Üzmez’i savunmaya devam etti.
Dilipak aynı zamanda geçtiğimiz günlerde televizyon programında Üzmez’i eleştiren Müjde Ar’la Aysun Kayacı’yı hedef alarak ağır hakaretlerde bulundu. “Haydi gel bizimle ol” adlı televizyon programını sunan Müjde Ar, Hüseyin Üzmez’i çok sert bir şekilde eleştirerek “böylelerininkini kökten kesmek lazım” demişti.
5 Kasım günlü yazısında Hüseyin’i savunan Dilipak, Müjde Ar ve Aysun Kayacı hakkında şunları yazdı:
“Müjde Ar bile, Aysun Kayacı ile birlikte “ahlak” dersi vermeye kalkıyor. Bunlar “pornocu” değil mi? Grub sex yapıp, ensest ilişkiye giren Lolita takımından değiller sanki.. Homoluğu, lezbiyenliği meşrulaştırmaya çalışanlar kendileri değil sanki.. Uzakdoğu'ya çocuk seksi için gidenler, bu maksatla turistik turlar düzenleyenlerin çıkıp bize ahlak dersi vermeye çalışmalarını anlamak mümkün değil.
Matild hanım yaşıyor olsa ve İffetli Hanımlar Derneği kurup genel başkan olsa idi, ancak bu kadar garip bir durumla karşılaşırdık herhalde!”
Bu rezil satırlara çok sert tepki gösteren Müjde Ar, Vakit ve yazarı ile mahkemede hesaplaşacaklarını belirtti.
Müjde Ar, “Bu rezaletler karşısında tavrımızı koruyacağız ve sürdüreceğiz. Haklı tepkimizi göstermeye devam edeceğiz, kimseden korkumuz yok mümkün değil” dedi.
|
|