| Prof. Dr. Türkkaya Ataöv |
Çevrenin incelenmesi, insanla temel bağlantısı ve doğanın kirlenmesine karşı savaşım konularında 1930’lardan 1970’lere değin düşün ve eylem düzeylerinde eskisine ortanla önemli gelişmeler olduğunu söylemek zordur. SSCB başta olmak üzere, Doğu Bloku ülkelerinde bu alanda ileriye değil, geriye adımlar atılmış olması bu umut kaynağını yok etmiştir. Ancak, hiçbir katkı olmadı da değil. Örneğin, Batı Avrupa’da siyasal yelpazenin solunda yer alan kimi aydınlar tartışmaya irili ufaklı görüşlerle katıldılar. Bunların içinde Macar Lukács ile İtalyan Gramsci’nin yan destekleriyle söze başlanabilir. Daha önemlisi, o yıllarda gerçekten çok umut veren İngiliz Caudwell’in (29 yaşında) erken ölümüyle çevreyle karmaşık insan sağlığı düşüncesi çok şey yitirmiş sayılır. Onun yerini Haldane, Bernal ve Needham doldurmağa çalıştılar. Onları Gould, Lewontin ve Levins gibileri izlediler. Ancak, çağımızın büyük anıtı (bence) Amerikalı Marksçı Foster’dir. Györg Lukács (1885-1957) Macaristan’da Béla-Kun’un devrimci yönetimi (1919) ile Nagy Imre iktidarında (1956) eğitim (ve kültür) bakanlığı yaptı. Sınıf Tarihi ve Bilinci, Varoluşçuluk ve Marksçılık, Genç Hegel, Çağdaş Gerçekçiliğin Anlamı ve Marksçı Estetiğe Giriş gibi kitapları var. Antonio Gramsci de (1891-1937) İtalyan Komünist Partisinin kurucularındandı, sonra (1926) genel sekreteri oldu. Aynı yıl faşist yönetimce içeri alındı, tutukluyken otuz üç defter doldurdu. Ölümünden ancak birkaç gün önce bırakıldığından, hiçbiri yaşamı süresince yayınlanamadı. Ancak, tümü 1975’e değin okuyucuya ulaştı. Kitapları Machiavelli, Croce, siyaset, çağdaş devlet, yazın ve ekin üstünedir. Yazdıklarında, başka konulara ek olarak, proletarya devriminin kaçınılmazlığını düşünerek siyaset etkinliklerini küçümsemenin yanlışlığı üstünde durdu.
Lukács ile Gramsci Bukharin’in Tarihsel Maddecilik adlı kitabını eleştirerek işe başladılar. Bu titizliklerinde Auguste Comte (1798-1857) olguculuğuna (pozitivizmine) ikisinin de içinde yer aldığı tepkinin bir payı vardı. Comte’un düşünsel öğretisi doğaötesi (metafizik) düşünceleri gereksiz sayarak olayları gözlemlemeyi yöneten yasaları belirlemek istediyse de, eski doğaüstücülüğü sorunlarında bilinemezciliği savunmuştu. Ortaya “İnsanlık dini” diye bir kavram atmış, kendini bu inancın başrahipliğine atamıştı. Bukharin’in eleştirisine eğilen bu ikisi de doğa ile toplumun ayrı ayrı ele alınıp bir tür bölündüğünü ve çevre varlığının kimi yönleriyle insanla doğanın birlikte evrimi üstünde gereğince durulmadığını ileri sürüyorlardı. Lukács’a göre Bukharin doğa bilimleriyle tek başına ve çok fazla ilgilenmiş, eytişimden bir bilim yaratmağa çabalayarak ortaya yanlış bir yöntem koymuştu. Doğada da eytişimsel yaklaşımı uygulayarak, Lukács’a göre, böylece, toplumun incelenmesinin içine olguculuğu sokmuştu. Bu eleştirilere katılan Gramsci Tutukevi Defterleri adlı yayınında Bukharin’in yazdıklarında bilimin yaşamın (en düşük ölçüde bile olsa) temeli biçiminde algılanmasına karşı çıkıyor, bilimin bir “üstyapı” olduğunu söylüyordu. Ancak, Gramsci eytişimsel yaklaşımın doğa incelemesinden tümüyle çıkarılmasından yana değildi. Ona göre, insanlık tarihi aynı zamanda bir doğa tarihiydi, doğa bu nedenle, Lukács’ın söylediğinin karşıtı olarak, eytişimsellikten uzak tutulamazdı. Ancak, bu Macar ve İtalyan düşünürler Bukharin’in öğretisindeki gerçek güçlü yönün üstünde gereği gibi durmadılar. Bukharin, her şeyden önce, tarihin maddeci kavramıyla doğanın maddeci kavramını birleştirme çabası içindeydi. Bu yöndeki sunumları görmezlikten gelinemez. Öteki yanlarını aşan önemli katkısı budur. Bukharin kendi incelemesine (“denge” kavramında görüldüğü gibi) “mekanik” sayılabilecek bir yaklaşım sızdırmışsa da, doğa ile insanın birlikte evrimi üstüne yazdıkları Batı Marksçılığında kazanımladığı (hak ettiği) yeri almamıştır. Bu nedenle, onu eleştirenlerin yazdıklarında çevre bilimi neredeyse yoktur; bundan öte, herhangi bir biçimde çevrecilik de çok azdır. Bukharin’i eleştirenlere bakılırsa, insanın doğaya yabancılaşmasını nedeni bilimin ve Aydınlanmanın gelişmesidir. Eleştirenlerin bu sunumu tek yanlı ve çoşumcu (romantik) bir yorumdur. Alfred Schmidt Marx’ta Doğa Kavramı adlı kitabında bu tek yanlı yaklaşımı olması gerektiği gibi eleştirmiştir. Oysa, doğaya yabancılaşmanın gerçek ve maddesel kaynağı, Marx’ın altını çizdiği ve Bukharin’in de yinelediği gibi, ikisi arasındaki metabolik kopukluktur. Ancak, bu eleştirilerle ona yanıtlarda çevrenin kendi (belki Rachel Carson’un Sessiz Bahar adlı kitabında tüm ilgililere anımsatıncaya değin) yeterince ele alınmamıştır. Bu genel suskunluğun önemli aryalı (istisnası) “Christopher Caudwell” takma adıyla yazmış (ama gerçek adı Christopher St. John Sprigg) olan kişidir. İspanyol İç Savaşında (1936-39) Faşistlere karşı Cumhuriyetçiler yanında çarpışan Uluslararası Tugayın Britanya Taburunda silâh arkadaşlarını korumak için mitralyöz başındayken, daha otuz yaşına gelmeden vurulmuştu. Onun da kısa yaşam sürecinde yazdıklarının hiçbiri basılamadı. Ama sonra yayınlanmak üzere, inanılması zor bir aydın gücüyle geride çok metin bıraktı. Bunların içinde (okuyucuya sonra ulaşan) Kalıtım ve Gelişme, Görüntü ve Gerçek, Ölen Bir Ekine İlişkin Çalışmalar ve Gene Çalışmalar, Fizikte Bunalım, Duygusallık ve Tepki ve Dizeler başlıklı kitaplar var. Bunlar içinde konumuz açısından önemli olan ilk sözünü ettiğim ve (yazarı 1939’da öldürülmüş olmasına karşın) ancak 1986’da basılabilmiş olan Kalıtım ve Gelişme başlıklı olanıdır. Bu kitapta yaşambilimdeki bunalımı bilgikuramı açısından ele aldı. Onun sunumu insanla doğanın birlikte evrimi bireşimine (sentezine) dayalıdır. Ona göre, yeni bir inceleme dalı gibi gözüken çevre, yaşambilimin kendi gibi, canlıyla doğa arasında birbiriyle bağlantılı bir alandır. Doğa da, öteki canlılar gibi, tarihiyle birlikte incelenmeli ve öğretilmelidir. Doğa insana ters düşen bir varlık değildir. Onu değerlendirirken böylesine bir tek yanlılık yanlıştır. Doğa vericidir, ama sınırları da vardır. İnsanla doğa birbirinden farklı iki kavrammış gibi ayrılamazlar. Her ikisi de karşılıklı bir ilişki içinde gelişmekte ve değişmektedir. Caudwell’e göre, yaşamın evrimini yalnız canlılar değil, cansızların koydukları engeller de belirlemektedir. Bu nedenle, çevre yalnız canlılarla değil, canlıların ve cansızların müdahaleleriyle de etkileniyor. Öte yandan, tarihsel gelişim hem canlıların istençleriyle belirleniyor, hem de onları belirliyor. Aynı türdeki varlıkların kendi aralarında ve başka türlerin birbirlerine karşı yarışması ve yaşam savaşımı doğa içindeki karşılıklı ilişkinin ancak bir yönüdür. Canlılar gıda sunumu için birbiriyle yarışıyor olabilirler, ama gıda sunumunun kendi de yaşamla doğa ilişkisinin belirli bir sonucudur. Öte yandan, kuşların tohum taşıması ya da arıların çiçek tozu dağıtması gibi süregelen olaylar çevrenin işleyişindeki özü yeterince yansıtıyor. Caudwell’in 1930’ların sonuna doğru ortaya koyduğu bu tavrın o dönüşül (kritik) yıllarda sol düşünce içinde insan ve doğa gelişiminin çatallaşıp birbirinden ayrılmalarına karşı çıktığını söyleyebiliriz. Ne var ki, onun çevreye doğrudan değinen kitabı o dönemde yayınlanamadı. Bu eksiklik de 1930’ların sol ortamının sınırlarını göstermeye yeter. Öte yandan, “ölmekte olan ekin”e ilişkin kitabını bir Britanya komünist kümesi yayımlama yürekliliğini gösterebilmiştir. “Yüreklilik” değerlendirmesinde bir abartma yok, çünkü Caudwell bu yapıtında, Britanya Komünist Partisi Moskova’nın -doğru ya da yanlış- dümen suyunda olduğu sırada, Sovyetler Birliği’nde o zaman geçerli olan Lysenko’ya açıkça karşı çıkıyordu. Gene 1930’larda birkaç İngiliz bilimcisi Darwin’e ve sol düşünürlerden yana çıkan bulgularını öne sürdüler. Örneğin, John B.S. Haldane (1892-1964) yaşambilim alanı içinde yeni-Darwinci bir bireşime ulaştı. Cambridge ve Londra üniversitelerinde dersler vermiş, bu arada Günlük İşçi gazetesini yıllarca yönetmiş, Britanya Komünist Partisine girmiş, Sovyetler’de Lysenko yorumuna karşı kesin tavır takındığından ötürü bu partiden ayrılmış ve kapağı Hindistan’a atarak o ülkenin yurttaşı olmayı yeğlemişti. Doğal ve Yapay Ayıklama Üstüne Matematiksel Kuram, Evrimin Nedenleri ve Soybilimin Yaşamkimyası başlıklı kitapları vardır. Haldane Engels’in Doğanın Eytişimi adlı kitabının yeni baskısına sunuş yazısını da kaleme almıştır. Dört ciltlik Tarihte Bilim çalışmasıyla sivrilen J.D. Bernal maddeci görüngeyi (perspektifi) benimsemiştir. Yaşamın Kökleri adlı kitabında insanın ussu bağımsızlaştıkça kendi kendinin yaratıcısı olduğunu savunmuştur. Joseph Needham da Marx ile Engels’in eytişim yöntemini doğaya uygulamakla doğru hareket ettikleri görüşündedir. Daha sonraki kuşaklar içinde Stephen Jay Gould taşılbilim (paleontoloji) ve doğa tarihi, Richard Lewontin soybilim ve kalıtım araştırmaları ve Richard Levins de doğrudan çevre çalışmalarında öne çıktılar. Bunların üçü de ABD’nde Harvard Üniversitesinde öğretim üyesiydiler. Her üçünün de maddeci görüşleri Darwin’e ve Marx’a dayanıyordu. Gould’a göre, doğada ve insan toplumunda maddeci ve eytişimsel gerçek tüm gelişme süreci içinde görülebilir. Lewontin ile Levins’in birlikte yazdıkları Eytişimsel Yaşambilimci (1985) birlikte evrimi öngören bir başyapıttır. Bu iki yazardan Levins’in, bu kez, Yrjo Haila ile kaleme aldığı İnsanlık ve Doğa: Çevre, Bilim ve Toplum (1992) “doğanın toplumsal tarihi” diye bir bölüm de içeriyor. Günümüze daha yakın yıllarda Fred Magdoff, Less Lanyon ve Bill Liebhardt gibi bilim adamları daha çok toprağın incelenmesi üstünde durdular. Eleştirdikleri sorunun başında toprağın kendi çeşitliliğini alarak onun yerine, yer yer ve zaman zaman yapay gübre koyarak ona dayalı bir de kazanç kaynağı endüstri kurulması geliyor. Bunlardan örneğin gübre nitrojeni yeraltı sularını bozmakta ve gölleri öldürmektedir. Sermayeci toplumların belirgin özelliği olan bu uygulamalar zamanla Sovyetler’i de etkilemiş, şimdi de küreselleşmiştir. Böylece gitgide büyüyen çevre sorunuyla insan doğaya ve kentler kırlık bölgelere daha da yabancılaşıyorlar. Çağdaş çevrecilerin son büyük kilometre taşı herhalde Amerikalı Marksçı John Bellamy Foster’dır. Bu alanda Marx’ın Çevrebilimi adlı yapıtı benim de büyük ölçüde yararlandığım bir başyapıttır. Ancak, Marx’ın çevreyi boşladığı yanlış ama öylesine yaygın bir inançtı ki, Foster de yakın zamanlara gelinceye değin toplumcu düşüncenin bu dev kaynağının çevreye karşı bir düşünür olduğunu sanıyordu. O denli ki, 1994 gibi oldukça yakın bir tarihte yayımladığı Zedelenebilir Gezeğen: Çevrenin Kısa Ekonomik Tarihi adlı çalışmasında çevrenin Marx’ın düşüncesinde ikincil bir yeri olduğu kanısını uyandırdı. Bu yanlışın nedeni 1990’lara varan Marx’a ilişkin ön yargılı yorumdu. Sanki Marx’da günümüz çevrebilimine ışık tutacak sözünü etmeğe değer bir yaklaşım yoktu. Oysa, çevrebilim Marx’ın düşüncesinin merkezinde yer alıyordu. Ayrıca, Engels’in de bu konuya doğrudan eğilen yapıtı bulunmaktaydı. ABD’nde daha çok Monthly Review dergisinde toplanmış olan yazarlardan Paul Sweezy, Fred Magdoff ve Harry Braverman ile Britanya’da E.P. Thompson ve Raymond Williams gibi ekin kuramcıları Marksçı düşüncenin daha geniş bir doğa anlayışıyla bağdaşması gerektiğine işaret ettikten başka, bu yönde bağlantı kuran kimi çalışmaları da ortaya koydular. Göründüğüne göre, Marx’ın çevreci yanı yeterince anlaşılmamıştı. Oysa, maddeciliğin kökenine gidildiğinde, bu bağlantı ortaya çıkacaktı. Örneğin, Marx’ın doktora konusu Epikurus’tu ve daha sonra İngiliz doğabilimcisi Darwin ile Alman tarım kimyacısı Liebig’in bulgularından yararlanmıştı. Bu kaynakları elden geçiren Amerikalı Foster hem Marx’ın çevrebilimle doğrudan bağlantısını belirledi, hem de insanla doğanın birlikte evrimine ilişkin yeni ipuçları elde etti. Bu yeni tavrı Foster’i “Yeşiller” arasında bu bağlantıyı kurmayan kimilerinden ayırıyordu. Foster’in üstünde Paul Burkett’in Marx ve Doğa: Bir Kızıl ve Yeşil Görünge başlıklı kitabı da etkili olmuştur. Çevrenin kökenini anlayabilmek için maddecilikle bilimin doğaya ilişkin bildiklerimize yenilikler getiren yorumunu yakından izlemek gerekir. “Yeşiller”in çağdaş kuramında sık ve yaygın görülmeyen, ama bütünüyle de yok sayılmaması gereken görüş hem maddeci düşüncenin ve hem de bilimin gelişmesinin doğa ve çevrebilim düşüncesi üstünde nasıl değişiklik yaptığıdır. Son çözüm toplumsal değişimi insanın doğayla ilişkisine bakıştaki değişiklikle bir arada yürüten devrimci bir yaklaşımda yatmaktadır.
|