10.11.2008/Sayı:211
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Dünya Kaya Ataberk

Arafat’a bin selam…

Arafat’a bin selam…Ramallah’tan yükselen çığlık ve biz

Ramallah’taki kendi karargahında 33 gündür kuşatma altında tutulan devrimci komutan, tüm dünya halklarına sesleniyordu: “Barış planını kabul eden Arap Zirvesi’ne İsrail’in yanıtı bu. İsrail beni esir almak, öldürmek ya da teslim olmaya zorlamak istiyor. Ben ise: Ben şehit olacağım, şehit olacağım, şehit olacağım diye yanıt veriyorum. Benim hayatım basit bir Filistin vatandaşının ya da Filistinli bir çocuğun yaşamından daha mı değerlidir?”

Çığlığın sahibi; adı Filistin halkının kendisiyle ve mücadelesiyle tamamen özdeşleşmiş, tüm ömrünü halkının kurtuluşuna, İsrail’in yıkılmasına ve emperyalizmle mücadeleye adamış Yaser Arafat’tı. Ramallah kuşatması İsrail’in ve emperyalizmin Arafat’ı öldürmek için düzenlediği sayısız askeri saldırıdan, suikast girişiminden ve kalleşlikten yalnızca biriydi. Ancak belki de içlerinde en çok ses getireni ve Arafat’ı efsaneleştireni de oydu. 33 günün sonunda Arafat, Ramallah’tan kuşatmaya teslim olmayarak çıktığı zaman artık yaşayan bir şehitti adeta. İsrail ve ABD emperyalizmi onu fiziksel anlamda da şehit etmeyi ancak 2 yıl sonra 11 Kasım 2004’te, yani bugünden dört yıl önce, gerçekleştirebilecekti. Emperyalizm ve İsrail onu ortadan kaldırmak istiyordu. Çünkü çok iyi biliyorlardı ki ulusların kahramanları ve liderleri o ulusun aynı zamanda ruhuydular. Arafat nasıl Filistin halkının direniş ruhuysa, Atatürk de biz Türkler için Ulusal Kurtuluş ruhunun gerçek ve tek adıydı.

Arafat’ın kuşatma altında olduğu sırada Türk Milleti de AB-ABD tarafından planlanan bir kuşatmanın ilk adımlarıyla karşı karşıyaydı. AKP’li ve PKK’lı Kürt-İslam Faşizmi, Türk Milletinin celladı olarak palazlandırılmış ve üstümüze salınmıştı. Ancak bu saldırının farkında olan ve ona karşı durmaya hazırlanan çok az insan vardı.

TÜRKSOLU, tam bu sırada emperyalizm ve uşaklarının düzenine karşı kavgaya kararlı ve bu kavgada Atatürk’ü bayrak edinmiş az sayıda genç insan tarafından çıkarıldı. Arafat’ın şahadet çığlığı yankısını TÜRKSOLU’nun ilk manşetinde buldu: “İntifada’ya devam”. Arafat’ın onurlu direnişi ve teslim alınamazlığı bizlere de güç veriyordu. Bugün Arafatsız geçen 4 yılın ardından Atatürk ve Arafat’ın bize bıraktığı emperyalizme karşı Ulusal Kurtuluş bayrağını yere düşürmemenin onurunu da yaşıyoruz.

Evet, Filistin babasını kaybetmişti, aynı şekilde Türk Milletinin 70 yıl önce Ata’sını kaybettiği gibi...

Filistin’e ve Kurtuluşa adanmış bir yaşam

Arafat, 1929’da Filistin halkının İngiliz sömürgeciliğine karşı ilk kez ayaklandığı günlerde doğdu. Yaşamının daha ilk yıllarında, İngiliz emperyalizminin ve Siyonizmin acımasız saldırılarının ne olduğuyla karşılaşacaktı. Yaser Arafat, okula bile gitmeden öksüz kalmıştı. Artık onun ailesi sadece halkıydı. 1936’da Filistin halkı tekrar ayaklandı. Bu seferki ayaklanma öncekinden de büyük ve şiddetliydi. Artık Arafat da olan bitenleri anlayabilecek yaştaydı. İsyan sırasında yanında yaşadığı dayısının İngiliz askerleri tarafından kelepçelenerek işkenceye götürülüşünü bizzat görmüştü. 1948 yılı ise Filistin için kara bir yıldı. İsrail’in kurulduğu bu yıl halk tarafından el-Nakba (büyük felaket) olarak adlandırıldı. Kısa süre içinde yüzlerce Arap’ı katleden İsrail, Arapların yerleşim yerlerini yıktı ve 750 binin üzerinde Filistinliyi göç etmeye zorladı.

Yaser Arafat, o sıralarda Kahire’de inşaat mühendisliği öğrencisiydi. Olayları öğrenir öğrenmez bir grup arkadaşıyla beraber kitaplarını yaktı ve savaşmak üzere Filistin’e geçti. Gazze’de gerçekleşen çatışmalarda o halkının yanında yer alıyordu. Ancak Arap ülkelerinin ordularının aslında İsrail’in varlığına son vermek gibi bir niyetleri yoktu. Arafat, bunu Filistin halkının bizzat bu sağcı Arap rejimleri tarafından silahsızlandırılmasıyla anlayacaktı. Çatışmaların bitmesinin ardından Mısır’a geri döndü. Ancak 1951’de Mısır’la İngiltere arasında çıkan Süveş çatışmalarında yeniden yer aldı. Arafat, Nakba felaketinin asıl sorumlusunun İngilizler olduğunu iyi biliyordu. İsrail denilen belanın gerçek nedeni olan emperyalizm, onun da gerçek düşmanıydı artık. Bu temel gerçek de ömrü boyunca temel ilkesi ve yönlendiricisi oldu. Mısır’a bir kez daha geri geldiğinde artık tüm Filistinli öğrencilerin lideri olmuştu. Öğrenci birliğinde birlikte çalıştığı arkadaşları daha sonra El-Fetih’i de birlikte kuracağı kişilerdi. İktidar artık Mısırlı devrimci Cemal Nasır’daydı. Nasır, milliyetçi ve sosyalist çizgisiyle Filistin davasının yıllar boyunca destekçisi olacaktı. Ancak Arafat ve arkadaşları artık temel ihtiyaçlarının silahlı bir kurtuluş örgütü kurarak Filistinlilerin öz mücadelesinin verilmesi olduğunu da anlamışlardı. Bu sıralarda Baasçılık ve George Habaş’ın Milliyetçi Arap Hareketi de güç kazanıyordu. Tam bu sırada 10 Ekim 1959’da Arafat ve arkadaşları Kuveyt’te El-Fetih’i kurdular. “Fetih”in baş harfleri Filistin Kurtuluş Hareketini (Harakat Tahrir Falastin) simgelemişti.

Filistin halkının Ulusal Kurtuluş örgütü ve lideri doğmuştu.

Emperyalizm ve İsrail yıkılana kadar…

El-Fetih kurulduğunda Arafat’ın yaptığı açıklama mücadelenin özetiydi: “Biz Filistinliler, bağımsız ve egemen bir devlet istiyoruz ve bu yüzden de onu güç kullanarak özgürlüğüne kavuşturmalıyız. Bizim için başka bir yol yok… Halk Kurtuluş Savaşı! İşte ihtiyacımız olan bu.”

Arafat, Ulusal Kurtuluş mücadelesine girişirken önünde Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) önemli bir örnek olarak duruyordu. Cezayir halkının Fransızları yenmesi, Arafat’ı emperyalizmin yenileceğine inandırmıştı. Aynı şekilde Cezayirli devrimcilerin de bizim Kurtuluş Savaşımızdan etkilenmeleri gibi…

Emperyalizme karşı verilen kavgalar zincirleme bir etki yaratıyordu. Cezayirli devrimci Frantz Fanon ve kitabı “Yeryüzünün Lanetlileri”, Arafat’ın ideolojik esinini oluşturdu. Aslolan tek şey sömürgecilere karşı onları yenene kadar savaşmaktı. Bu, Arafat’ın ve Filistin hareketinin tek ilkesi oldu.

İsrail, emperyalizmin en önemli ajanı ve vurucu gücüydü. Arafat onu; “emperyalizmin ajanı olan, Arap dünyasına yerleştirilen ve çıkartılması gereken yabancı bünye” olarak lanetliyordu.

Onu yenmek için onunla hiçbir sınır tanımadan savaşmak elzemdi: “Bizimle İsrail arasındaki mücadelede coğrafi sınır yoktur. Bu savaş deniz ve hava yollarını kapsadığı kadar tüm dünyadaki İsrail kurumlarını da kapsar”. Artık İsrail için rahat günler geride kalmıştı.

Ancak bir taraftan da Arafat’ı bazı zorluklar bekliyordu. Lafa gelince herkes İsrail’e karşıydı ama savaşmaya gelince işler değişiyordu. İşbirlikçi Arap rejimleri zaten İsrail’le uzlaşmak için Filistin’i feda etmeye hazırdılar. Diğer Filistinli gruplar çekingendi. El-Fetih içinde bile bekleme eğilimi ağır basıyordu. En sonunda Arafat ve az sayıdaki “fedai”, 1 Ocak 1965’te İsrail hedeflerine başarısız bir saldırı gerçekleştirdiler. Ancak başarısızlık sadece askeri anlamdaydı. Bu tarih, artık tüm Filistin halkı için bir bayram günü olarak kutlanacaktı. Arafat; “Tek başına olsak da bu kutsal mücadeleye başlamak bizim ödevimizdir” diyordu. “Kutsal mücadele”, görevlerin en kutsalı olan emperyalizmle savaşma görevinden başka bir şey değildi. Ardından 1968 yılında Karameh’te El-Fetih’in İsrail’i ilk kez bozguna uğratacağı günler de gelecekti. İsrail, tüm savaş makinelerine rağmen bir avuç gerillanın önünde yenilecekti.

Arafat’ı beğenmeyen “solcular”

Atatürk’ü beğenmeyen Türkiye “solcuları” misali Arafat’ı beğenmeyenler de çıktı. Arafat’ı yeterince solcu bulmadılar. Ne de olsa Arafat bir ezilen ulusun milliyetçisiydi. Bu da bazı Marksistlerin işine gelmedi. Ancak, bu kesimin öznel değerlendirmelerinin aksine Arafat, ezilen dünyanın solcu kahramanlarından biri olmakta gecikmedi. Arafat her şeyden önce antiemperyalistti. Dünya çapındaki dostları da Nasır, Castro ve Che’den başkaları olmadı. Castro’yu Filistin’e kamplarını gezmeye davet eden de, 1970’de Filistin’de “yeni bir Vietnam yaratmakla” Che’nin ardından onu anan sözleri halkın önünde sarf eden de oydu. SSCB ve ona bağlı komünist partiler savaşmaktan kaçıyorlardı. Cezayir’de ve Bolivya’da olan Filistin’de de olmuştu. Burada Arafat, kendi duruşunu da açıkladı tekrar: “Biz solun lideri olan Sovyetlerden daha fazla soldayız. Sovyetler Birliği, Yakındoğu sorunu için bir barış çözümü onayladı ve biz bu çözüme karşıyız. Komünist partiler bizden daha mı solda? Kesinlikle değil. Çünkü bu partiler geçmişte İsrail’le barış imzalanmasını talep etmişlerdi ki İsrail’i siz kendiniz topraklarımızdaki emperyalist varlığın temsilcisi olarak adlandırıyorsunuz”.

George Habaş, Arafat’la beraber Filistin solunun önde gelen ismiydi. Sosyalistti ve Arap birliğini savunan bir milliyetçiydi.

FHKC gerillaları onun önderliğinde yiğit bir savaş veriyorlardı. Hatta Habbaş, zaman zaman Arafat’tan da radikal tavırlar alabiliyordu. Ancak Ürdünlü işbirlikçilerin Filistinli savaşçıları ve mültecileri katletmeye giriştikleri Kara Eylül günlerinde Habbaş ve FHKC, Arafat’ın başkomutanlığına bağlanmaktan onur duyacaklardı. Arafat için kendisine muhalif olanlar bile “evladıydı”. O, halkının babası olmuştu.

Onu beğenmeyenlere inat o laik, devrimci, milliyetçi ve solcu oldu. Ve Che’nin çağrısına uyarak kendi ülkesini emperyalizme karşı bir Vietnam’a çevirmeyi başaracak kadar da solda durdu!

Atatürk, Arafat ve Che’nin izinde

Arafat’ın tek özlemi vatanı elinden alınmış bir ulusa vatanını geri kazandırmaktı, çünkü vatan yoksa ulus için hiçbir şey yoktu: “Ben atalarıma kavuşma vaktim geldiğinde, tüm kalbimle halkıma bir pasaport, bizim doğduğumuz Filistin toprağı üzerinde bir devlet ve tanınmış bir kimlik bırakacağımı umuyorum”. Bunun tek yolu ise İntifada’dan geçiyordu. Emperyalist oyunlar onu dize getiremedi. İlk ve ikinci intifadalarda da o halkının başındaydı. Ramallah’ta kuşatıldığında da sonuna kadar savaşmayı seçti. O bu yüzyılın Ulusal Kurtuluşçu devrimci tipinin en iyi örneklerinden biriydi. Onun tüm Filistin hareketinin bütçesinin emanet edildiği isim olması, emperyalizm tarafından bir servete sahip olmakla karalanmaya çalışılmasına neden oldu. Oysa o her zaman askeri üniformasını giyen, sade yemek yiyen ve çoğu zaman çalıştığı Ramallah’taki bürosu dışında bir konutu bile olmayan gerçek bir “fedai”ydi.

Hayatında Filistin davası dışında tek bir an bile olmadı. Bu nedenle de aynı Castro ve Atatürk gibi katledilmek istendi. Defalarca denenen suikastlar sonuç vermemişti ama en sonunda ona da ulaşmıştı emperyalizm. Bugün Arafatsız Filistin’in durumu ortada… Hamas’a terk edilmiş ve İsrail’in ablukası altında sıkışıp kalmış bir ülke var karşımızda. Arafat’ın büyüklüğü, yokluğunda daha iyi anlaşıldı.

Arafat, aynı zamanda kendisini alkışlayanlara “Yaşasın Marti” diye bağırmalarını öneren Che kadar da alçakgönüllüydü. O Filistin halkının içinde erimişti: “Kendimizden bahsetmenin utanç verici olduğunu düşünüyorum. Devrimimiz bunu bize yasaklıyor. Biz savaşımızdaki başarımıza emeği geçen ve zaferimizde pay sahibi olan şehitlerden, kahramanlardan bahsetmeliyiz”. Ama biz ondan bahsetmeliyiz.

4 yıldır Arafat yok.

40 yıldır Che yok.

70 yıldır da Atatürk…

Ama emperyalizme karşı savaşmak dünyanın ezilen uluslarının tek seçeneği olduğu sürece onlar her gün yeniden doğuyorlar.

Onlar yeniden doğdukça kazanan da biz olacağız.

Daha fazla Filistin yaratmak için;

Arafat’a bin selam, İntifada’ya devam!


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe