03.11.2008/Sayı:210
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Kapak Serap Yeşiltuna

Atatürk düşmanlığında yeni perde:
“Beton Mustafa”dan
“Ezik Mustafa”ya

Can Dündar

Atatürk’le faşist liderleri özdeşleştiren Can Dündar bir düşünsün bakalım Hitler’e “Adolf” deyince, ya da Bush’a “Corc” deyince bu adamlar çok mu sempatik oluyorlar. Ya da Tayyip’i sevdirmek için bin dereden su getirseniz de ona Tayyip diyerek onu sevdirebilir misiniz? Ancak aşağılamak için kullanırız bu gibi adamların ilk isimlerini. Oysa Atatürk, Mustafa Kemal’ken de, Mustafa Kemal Atatürk’ken de hayranlık duyulan bir önderdir. O, zaten insani yönleri ağır basan bir adam olduğu için vatan kurtarıcısıdır. Tüm devrimciler de böyledir, insan olmanın gereğini yaptıkları için ön plana çıkarlar. O nedenle ona ‘Mustafa’ diyerek insanileştirmiyor, basitleştirmeye
çalışıyorsunuz, ama yine de hala başarılı olamıyorsunuz!

Atatürk’e karşı yürütülen psikolojik savaşın yeni cephesi, sinema salonları

Atatürk’e ve Cumhuriyet’e karşı açılan psikolojik savaş “Mustafa” filmiyle devam ediyor.

10 Kasım ve Atatürk belgesellerinin vazgeçilmez ismi Can Dündar, yine bir belgeselcilik “başarısı” sergilemiş. Atatürk’ü “insani” yönleriyle göstermek istediği için son belgesel filminin adını Mustafa koymuş.

Yani bizden biri, sıradan bir Atatürk portresi çizecek ve resmi tarihin yanlı bakış açısını tersine çevirecekmiş. Amaç da Ata’yı sevdirmek!

Sanki Atatürk sevilmiyor, anlaşılmıyormuş gibi…

Günlerdir konuşulduğu ve içeriğindeki tarihi çarpıtmalar sayesinde yeni bir gündem yarattığı için biz de bakalım nasıl bir şeymiş bu ‘insan’ Atatürk portresi diyerek ‘belgesel’i izledik.

Tahmin ettiğimiz gibi Türk Milletinin Atatürk sevgisine ve Atatürkçülüğün devrimci özüne karşı hazırlanmış üçüncü sınıf bir propaganda filmiyle karşılaştık.

Atatürk’ün hayatını anlatırken kahramanlığının, devrimci kişiliğinin ve kararlılığının üzerine mutsuz, yalnız ve psikolojik sorunları olan bir portre yerleştirilmeye çalışılmış ama bu o kadar acemice ve o kadar art niyetli bir şekilde yapılmış ki, en doğru ifadeyle sırıtmış!

Yalnız ve ezik Mustafa’dan, hissiyatsız Atatürk’e

Film, Atatürk’ün doğduğu andan itibaren çok yalnız bir hayat yaşadığı, çocukluğundaki mutsuzluğun ve melankolik ruh halinin de bundan sonraki yaşamına yansıdığı ve ölene kadar da aldığı her kararın altında bu yalnızlığın olduğu üzerine kurulmuş.

Can Dündar, bu fikri verebilmek için bunalımlı ve “sinir bozucu” bir atmosfer yaratarak başlamış sallamaya ve çarpıtmaya.

Askeri okula gitmek istemesinin sebebini, okulda hocası Kaymak Hafız’dan yediği dayağa ve annesinin, babasının ölümünden sonra başka bir adamla evlenmiş olmasına bağlayan Dündar, filme Askeri okulda da kimsesiz, parasız, sağlıksız ve bu nedenle de melankolikleşen bir Atatürk’ten bahsederek başlıyor. Tabi ilk yıllarda kadına, eğlenceye, içkiye düşkün bir Atatürk portresi çizmeyi ihmal etmiyor ve bunu filmin sonuna kadar da sürdürüyor.

Atatürk’ün hayatındaki bildiğimiz hikayeler, onun kendi ağzından aktardıkları, vatan sevgisi, kararlılığı, en başından beri kafasına koyduğu devrim programı atlanmadan aktarılıyor ama bunu yaparken bile O’nun aslında tatminsiz bir adam olduğu ispatlanmaya çalışılıyor. Dündar, “tavlada bile yenilgiye tahammül edemeyen bir adam” diyerek onun vatanı kurtarma düşüncesini kendi kişisel hırslarına bağlamaya çalışıyor.

Atatürk gemileri yakıp Samsun’a çıkmış ve boynunda idam fermanıyla padişaha meydan okurken bile Can Dündar’a göre hasta, yorgun ve ümitsiz bir adammış. Çünkü O, tüm dünyanın, halifenin ve milletin ona karşı olduğunu düşünüyormuş! Atatürk, sanki çıktığı yolun zorluklarını ve önündeki güçlükleri, engelleri bilmiyormuş gibi!

Ya da Cumhuriyet’in onuncu yıl kutlamalarında, hani “demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan” diyerek meydanlarda binlerce insana coşku içinde seslendiği bir dönemde, Dündar’a göre Atatürk, “ben bir şey hissetmiyorum” diyen tatminsiz bir adammış.

Özellikle ölümüne doğru sigara, içki, kahve dışında bir hayatı olmadığını ve Çankaya’da yine yalnız ve mutsuz bir adam olarak günlerini geçirdiğini vurgulayan filmde, örneğin Çankaya sohbetlerinin özünden, memleket meseleleri üzerine yapılan tartışmalardan, alınan kararlardan, Atatürk’ün içerek değil de çalışarak geçirdiği uykusuz gecelerden bahsedilmiyor. Çankaya’daki “sofra”nın “hem sığınak hem de tuzak” olduğunu söyleyen Dündar, burayı hesap sorma ve eğlence yeri olarak ifade etmiş.

Mustafa

Ölümsüz Atatürk

“Mustafa” filmi peki bir belgeselcilik başarısı ya da geniş araştırmalara dayanan tarihi bir belge midir? Elbette hayır! Hatta bir belge bile değil, hele hele Can Dündar’ın hazırladığı, “genelkurmay arşivlerine” dayanılarak hazırlanmış, uzun soluklu bir mücadelenin ürünü, hiç değil! İlk baskısı Türkiye’de 1998 yılında yayınlanan, Vamık D. Volkan ve Norman Itzkowıtz adındaki iki psikiyatristin yazdığı “Ölümsüz Atatürk” adlı kitabın birebir kopyasıdır. Ha belki Dündar kitabı görmemiştir, benzer fikirleri, ‘kendi özsel çalışmasına’ dayanarak oluşturmuştur (!) ama savunduğu tezler öyle pek de yeni değildir.

Atatürk, unutulmaz devrimci

Hatay meselesi patlak verdiğinde-bilindik bir hikayedir-Atatürk çok sinirlenir ve “çete reisi olarak Hatay’a gidiyorum bana beş bin kişilik bir kuvvet verin” der ve tüm dünyaya ölüm döşeğinde meydan okur. Yani o yaşlı ve hasta bir adam değil o koşullarda bile kalbi vatan sevgisiyle dolu kararlı bir devrimcidir hala. Ama filmde bu kararlılığın sebebi olarak gösterilen, devrimciliği değil de, İnönü tarafından frenlenen duygusal ve hırçın bir adam olmasıdır!

Ayrıca Dündar’ın iddia ettiği gibi her şeyi bırakıp görevlerini de İnönü’ye devretmiş falan değildir En hasta dönemlerinde bile devletin başında, verdiği talimatlarla en ufak bir olaya dahi müdahale eden bir liderdir.

Ancak Dündar’ın çizdiği tabloya göre O, özellikle ölümüne doğru delirmek üzere olan, psikolojik travma geçiren bir adamdır. O kadar kendine güvensizdir ki, Dündar’ın çarpıtmasına göre, gençliğe hitabeyi hazırlarken sonuna “beni hatırlayınız” gibi bir tümce eklemiş ancak yakınlarının ısrarı üzerine çıkarmak zorunda kalmıştır. Oysa o cümleyi çıkartan, üstünü çizen Atatürk’ün kendisidir. Bunu başta yazmasının sebebi de kendine güvensizliği ya da bir gün unutulacak olduğunu düşünüp korkması değil, mütevaziliğidir. Evet yalnızca mütevaziliği…

Kendini devrimlerin başındaki ölümsüz bir lider gibi değil, görevini yapan bir devrimci gibi görmektedir. Sonra, o cümleyi de çıkarmıştır çünkü buna bile gerek görmez. “Fikirlerimi anlayın, yeter” diyen bir adamdır Atatürk.

Belgeselcilik başarısı mı,
bayat tezlerin ısıtılıp
önümüze getirilmesi mi?

“Mustafa” filmi peki bir belgeselcilik başarısı ya da geniş araştırmalara dayanan tarihi bir belge midir? Elbette hayır! Hatta bir belge bile değil, hele hele Can Dündar’ın hazırladığı, “genelkurmay arşivlerine” dayanılarak hazırlanmış, uzun soluklu bir mücadelenin ürünü, hiç değil!

İlk baskısı Türkiye’de 1998 yılında yayınlanan, Vamık D. Volkan ve Norman Itzkowıtz adındaki iki psikiyatristin yazdığı “Ölümsüz Atatürk” adlı kitabın birebir kopyasıdır. Ha belki Dündar kitabı görmemiştir, benzer fikirleri, ‘kendi özsel çalışmasına’ dayanarak oluşturmuştur (!) ama savunduğu tezler öyle pek de yeni değildir.

Kitap, Atatürk’ün yaşamı ve iç dünyasınının çözümlemesini Freudyan bir yaklaşımla yapmaya çalışmış, “insan” Atatürk’ü anlatan çalışmalardan biridir. Teze göre, Atatürk kederli annesiyle kederli ulusu özdeşleştirmiş ve ilk fırsatta da kendi çocukluğunun mutsuz ortamını mutlu ve muhteşem bir ortama çevirerek tarihsel arenayı kendi içsel dramının yaşandığı sahne olarak kullanmış.

Can Dündar’ın müthiş araştırması işte bu teze ve bu kitaptaki ‘veri’lere dayanıyor.

Film boyunca Zübeyde Hanım’la Atatürk arasındaki duygusal bağın gücüne odaklanmaya çalışılıyorsunuz ki, kitapta da bunun uzun bir çözümlemesi yapılıyor. Örneğin Atatürk’ün annesinin ölümüne çok üzüldüğü elbette doğrudur ancak “acil görevimiz büyük valdemiz vatanı yaşatmak” diyen bir devrimcidir o. Ve filmde bundan bahsedilmesine rağmen vurgu bu duruşa değil “kederli Zübeyde Hanım”a ve ‘acılı Mustafa’ya yapılmıştır.

Bu bilindik bir psikolojik harptir. Liderin kendi iç dünyası, zaafları üzerinden psikolojik bir çözümlemeye girişerek onu küçültmeye çalışma oyunu. Dünyadaki tüm devrimci liderler için buna benzer propaganda malzemeleri kullanılmış, faşist liderlerin kendi kişisel hırsları ve yetersizlikleriyle bağlantılı baskıcı davranışları, halkın güven duyduğu önderlere mal edilmiştir.

Örneğin filme göre Atatürk laikliği ilan etmiştir, çünkü bu hem annesinin o dine ve maneviyata bağlı yapısına bir karşı duruş, hem de ortaokuldayken onu döven Kaymak Hafız’dan alınan bir intikamdır. Evet bu kadar basit! Yani Atatürk’ün annesi daha çağdaş bir kadın olsaydı ya da çok laik öğretmenler tarafından yetiştirilseydi belki laiklik falan ilan edilmeyecekti!

Şeriatçıların ve Kürtçülerin Atatürk filmi

Mustafa filminin yapmaya çalıştığı propaganda bunlarla sınırlı değil elbette. Fikret Bila’nın yaptığı yorum hiç de yanlış değil:

“Film Kemalistleri tatmin etmeyecek, Kemal’den hazzetmeyenlerin ilgisini ve beğenisini çekecek, Vahdettin’i sevenler ve Kürtler tarafından çok beğenilecek bir film” diyor ve doğru söylüyor.

Vahdettinciler filmi sevecek çünkü Atatürk’ü Samsun’a gönderen ve “memleketi sen kurtarabilirsin” diyen Vahdetinmiş!

Samsun’a çıkmış çünkü işgal karşıtı bir hükümet için meclisi zorlamış, çıkardığı gazete batmış ve kalan parasını da tefeciye kaptırmış!

Yani Türk Devrimi’nin başarısının ardında yatan Atatürk’ün kararlılığı değil, şartların mecbur bırakması ve Vahdettin’in büyük desteği!

Dündar bunu hazırlarken “Ölümsüz Atatürk”ü değil de birazcık Nutuk’u okusaydı Atatürk’ün Vahdetin’in hainliği üzerine söylediklerini ve saltanatın kaldırılışından sonra ailesinin kökünü kazıyıncaya kadar nasıl sınırdışı edildiklerini hatırlayabilirdi belki.

“Mustafa”da en çok sırıtan konulardan biri de Kürtlere özerklik meselesi. Özellikle son dönem sıklıkla yapılan bir propaganda olduğu için en alakasız yerde ve tek bir cümleyle Cumhuriyet’in ilanından önce Kürtlere muhtariyet verilmesiyle ilgili İzmit basın toplantısından bahseden Dündar, muhtemelen Erzurum ve Sivas Kongrelerini, Sevr’e karşı hazırlanan programları, Kurtuluş Savaşı’nda Kürtlerin başlattığı Koçgiri isyanının nasıl bastırıldığını, sonraki Kürt isyanlarını ve Atatürk’ün hazırlattığı Şark raporlarını, muhtemelen yeri kalmadığı için filmde geçirememiş.

Ancak şu daha büyük bir ihtimal ki, filmi izleyen ağabeyleri “Can, çok güzel olmuş tam istediğimiz gibi, ama Kürtlere özerklik vaadini unutmuşsun” demişler o da, son anda ekleyivermiş bu ucuz propaganda malzemesini.

Can’ın canı Atatürk’ü diktatör olarak göstermek istiyor

Can, tabi “Atatürkçü” ve kalbi Atatürk sevgisiyle dolu bir aydın! Atatürk’ün yaptıklarını bazı yerlerde çok doğru biçimde de vermeye çalışmış ama bir yandan da O’na diktatör demeyi ihmal etmemiş. Diktatörmüş çünkü kendi heykellerini ülkenin her yerine yaptırarak kendini hatırlatmaya çalışmış. Bildiğimiz kadarıyla Atatürk heykelleri Atatürk’ün yaşadığı dönemde değil, 12 Eylül’den sonra, faşist iktidarın eylemlerini Atatürk’e mal etmeye çalışmasının bir sonucudur. Atatürk yaşarken sevilmeye, heykeli dikilmeye ihtiyacı olan bir adam değildi. Çünkü ülkenin dört bir yanında onu görmek için sıraya dizilmiş bir halk vardır!

Dündar, Atatürk’ün tüm muhalefeti ortadan kaldırdığını, gözünü kırpmadan çevresindeki pek çok insanı ölüme gönderdiğini, bu nedenle de iyice yalnızlaştığını, mutsuzlaştığını iddia ediyor.

“Otoritesi mutlak bir şef, söylediği kanun” olan bir diktatör ama yalnız bir adam! Ve İzmir suikast girişimini ardından “devrim evlatlarını yemişti” diyor.

Acaba Atatürk’ün çevresindeki hainleri ortadan kaldırmasının sebebi O’nun faşist bir adam olması mıydı yoksa çevresindekilerinin ‘adam’ ve ‘devrimci’ olamamaları mıydı?

Devrim evlatlarını falan yememişti. Devrimi yapan Atatürk’le birlikte omuz omuza çarpışan Türk Milletiydi ve ölümüne kadar uyguladığı devrim programına uyum sağlayamayan, emperyalistlerle, saltanatçılarla, Kürtlerle işbirliği yapan tüm hainlerin hiç birinin devrim mücadelesinin içinde yeri yoktu. Sadece Atatürk’ün ayağını kaydırmaya, saltanat döneminin nimetlerinden faydalandıkları gibi yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin de ‘kaymağı’nı yemeye çalışan bir uyanıklar ordusu vardı. O nedenle Atatürk yalnızlaşan bir adam değil, etrfındaki hainleri defederek yüzünü millete dönen bir liderdi.

Halk mutsuz falan da değildi Dündar’ın iddia ettiği gibi. Tam tersine Türk Milletinin refah seviyesinin en yüksek olduğu yıllardır Atatürk’lü yıllar. Ama ‘Mustafa’, halkın çok mutsuz olduğunu, bunu kendisinden saklayan dalkavukların yalanlarını bir yurt gezisine çıktığı sırada isyan eden vatandaşların dilekçelerinden anladığını söyleyerek hem bir çarpıtma yapıyor hem de kendisiyle çelişiyor. Çünkü, kişi başına düşen gelirin iki katına çıktığını, denk bütçenin yapıldığını, demokrasinin temelleri atılmış olduğunu ortaya koyuyor ama halkın buna rağmen mutsuz olduğunu iddia ediyor!

Sebebi?

Yok!

Çünkü Can’ın canı öyle istiyor!

Atatürk’ü aşağılamak çok şükür ki hala karlı değil!

Şimdi günlerdir propagandası yapılan bu film, Ataürkle ilgili olduğu için, doğal olarak ve talihsizce çokça izlenecek. İnsanların zaman zaman filmi gözyaşları içinde izlediği de doğru. Ama bu gözyaşları Can’ın yaratmaya çalıştığı gibi, Atatürk’ün yalnızlığına dökülen acıma göz yaşları değil. Seyirci, ‘Size ölmeyi emrediyorum’ diyen, ‘Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir’ diyen, ‘Dağ başını duman almış’ marşını söyleyerek Samsun’a yürüyen bir Mustafa Kemal’e ağlıyor.

Dil devrimini gerçekleştiren, Hatay’a çete reisi olarak gitmekten bahseden bir Mustafa Kemal’e…

Devrimci Mustafa Kemal’e…

Ve bugün soruyorlar, Turkcell neden bu filme sponsor olmadı diye. Adamlar akıllı. Milletin kalbinden Atatürk’ü silmeye çalışan bir filme neden sponsor olsunlar ki! “Biz Atatürk’ün kahramanlığını, önderliğini dünyaya tanıtmaya çalışan bir film olduğunu düşünmüştük, özel hayatına odaklanan bir filmi desteklemiyoruz” diyerek, belki ticari bir bakış açısıyla, ama doğru tavrı alabiliyorlar. Kapitalislerin bile hem fikir olduğu bir mesele. Atatürk’ü aşağılamaya çalışan bir film hala bu topraklarda şükür ki, tutmuyor ve kar getirmiyor!

Can Dündar da açıklamaya çalışıyor, “Turkcell sponsor olmadı çünkü ‘inanç sahibi insanları’ rencide edebileceğini düşünmüşler” diye. (İnanç sahibi diyerek elbette şeriatçı kesimi kastediyor.) Oysa tam tersi bu film, şeriatçı, bölücü mandacı herkesi mutlu ederek Atatürkçüleri rahatsız edecek bir film.

Ve aynı zamanda da ucuz propagandaları tutmayacak, çok başarısz bir film.

Bunların anlayamadığı şu ki, Atatürk’ü silmek öyle kolay değildir. Can Dündar’a Can deyince vatandaş nasıl Can Dündar hayranı olmuyor, sempatikleşmiyorsa, Atatürk’ü de Mustafa yaparak onu aşağılayamaz, sıradanlaştıramaz ve milletin kalbinden silemezsiniz.

Atatürk’le faşist liderleri özdeşleştiren Can Dündar bir düşünsün bakalım Hitler’e “Adolf” deyince, ya da Bush’a “Corc” deyince bu adamlar çok mu sempatik oluyorlar. Ya da Tayyip’i sevdirmek için bin dereden su getirseniz de ona Tayyip diyerek onu sevdirebilir misiniz? Ancak aşağılamak için kullanırız bu gibi adamların ilk isimlerini.

Oysa Atatürk, Mustafa Kemal’ken de, Mustafa Kemal Atatürk’ken de hayranlık duyulan bir önderdir. O, zaten insani yönleri ağır basan bir adam olduğu için vatan kurtarıcısıdır. Tüm devrimciler de böyledir, insan olmanın gereğini yaptıkları için ön plana çıkarlar. O nedenle ona ‘Mustafa’ diyerek insanileştirmiyor, basitleştirmeye çalışıyorsunuz, ama yine de hâlâ başarılı olamıyorsunuz!


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe