| İlyas Salman |
70’li yılların başlarıydı. Acıbadem Sakızağacı’nda bir bodrum katında otururdum. Altı yüz lira maaş alırdım. 450 lira ev kirası verirdim. Bu kazançla taksiye binemezsiniz. Arabanız olamaz. Çamlıca’nın tepelerinden aşağıya Kadıköy’e dolmuşlar, otobüsler kalkardı. Şimdilerde bu belediye otobüsleri yeşile boyandı. Trafığin oku İran’ı, Suudi Arabistan’ı gösteren, gericiliği dünya görüşü olarak benimsemiş, yeşil sermayeden beslenen belediyelerin sayesinde halkın belki de en çok kullandığı ulaşım aracı olan otobüsler artık yeşile boyandı. İşte bizim belediye otobüslerimiz daha yeşile boyanmamışken (hangi renkte olduğunu tam olarak hatırlamıyorum, sanırım turuncuydu), Sakızağacı’nda duran otobüslere binerdim. En az iki günde bir Türkçe’nin dağ gibi şairi “Türkçem benim ses bayrağım” diyen Fazıl Hüsnü Dağlarca ile o otobüste karşılaşırdık. Elini öpmek isterdim, “Oğlum seni daha iyi tanımıyorum” derdi. Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi bir devle fikir teattisi yapacak kültürde değildim. Kâh yan yana otururduk kâh ben önde oturuyorken Fazıl Hüsnü babamız ön kapıdan binerdi. Ben de ona yer verirdim. Ne kadar nazik, ne kadar ince olursa olsun bilginin kıymetini bilen bir insan olarak, beni de yarım yamalak bilgilerimle insan yerine koyardı. Hiç unutmuyorum bir gün yine yer vermek için kalktım, oturmadı. Merdivenin trabzanından tuttu. Dedi ki: “Siz beni çok kültürlü görüyorsunuz. Hem dünya kültürünü hem de Türk kültürünü harmanlayarak öğrendim. Sen de öğrenme sürecindesin. Eğer başına trafik kazası gibi bir bela gelirse ya da bir köşede vurulursan ya da amansız bir hastalığa tutulursan bir şey söylemem. Ama öğrenmeyi değil de kazanmayı alışkanlık haline getirirsen uzaktan uzağa serzenişte bulunurum. Ama biliyorum ki günümüz gençliği içinde bulunduğu aymazlıktan bıkacak; o boşluğu kültürle, yurt sevgisiyle, bilimle birleştirecek ve elinde alı al moru mor çiçek gibi bize sunacak. Onun için ben senin yerine oturamam. Otur ve düşün. İnanıyorum ki, otobüsten inerken bana akıllı bir laf edeceksin.” Ben Dağlarca abiye aynen şu yanıtı verdim: “İnsanları her an kıpır kıpır gösteren buğday, arpa, yulaf, çavdar tanesi taşıyan ‘Sivaslı karıncalar’ın şairinin ya da asu gibi Türk şiirinin neredeyse başyapıtı sayılacak kitabın yazarının, ‘Kızılırmak kıyıları’ gibi insanımızın en kalın kemiğine işlemiş ve orada kalbini bulmuş bir ozanın ayakta kalmasına gönlüm razı olamaz.” Ve ben biliyordum ki, Fazıl Hüsnü Dağlarca aslında eğilmek istemiyordu. O zaman da bize göre yaşlıydı ve otururken eğilmek zorunda kalacağını bildiği için evladı yaşında olan birinin karşısında eğilmektense ayakta kalıp dimdik durmayı yeğliyordu. Fazıl Hüsnü Dağlarca hocamın beni bağışlayacağına inanıyorum. Dağlarca gibi insanların bize bıraktığı mirastan dolayı bu ülkeyi en az Dağlarca kadar seviyorduk. Ve biz Fazıl Hüsnü Dağlarca ve onun gibi birkaç onurlu şairi taklit ederek şiirler yazıyorduk. Anadolu’nun ozanları olan Fazıl Hüsnü Dağlarca babamız ve şair dostlarının hepsini yazsam birkaç haftalık nehir yazı türü olurdu. Yetmiş milyon kişiyi toplasaydım ve evinin balkonuna çıksaydım (geçi yükseklik korkum var ama korka korka çıkardım o balkona) Dağlarca abimin şu şiirini okurdum: Kızılırmak Kıyıları Kardaş, senin dediklerin yok, Çamı bitmiş, kavağı azalmış, Yersin, içersin sofrasından, üç yüz senedir, Parça parça yarılmış öküz ardında, Gün doğar, tarla kuşları uçuşurlar, Dertle, sefaletle yüklü, Kardaş, görmüyorum ama hala duyabiliyorum,
|