03.11.2008/Sayı:210
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Kapak Özgür Erdem

Kapitalizme seyirci kalmayın...

“Otomatik Portakal” filminden bir sahne: Alex’e zorla belgesel izletiliyor. Özel aletlerle gözlerini kapaması engelleniyor. Gözüne de sürekli gözyaşı enjekte ediliyor. Filmde kapitalist toplumdaki şiddeti eleştiren Kubrick o şiddet filmlerinden çok para kazandı... Ama meselemiz bu değil. Biz de Atatürkçülere “Mustafa”yı zorla izleteceğiz mi?

Can, filmin adını niye
“Musti” koymadın?

“Herkes gitmeli Mustafa’ya... Arkadaşlara da haber verelim, topluca gidelim.”

“Film Can Dündar’ın ama... Onun anlattığı Atatürk gerçek Atatürk değildir ki...”

“Benim de çok içime sığmıyor. Sonuçta Atatürk’ü anlatıyor. Bakalım Mustafa mı daha çok izlenecek Recep İvedik mi? Türk milletinin düzeyini gösterecek. Atatürk’e olan ilgisini…”

Şu küçücük tartışma eminiz pek çok Atatürkçü arasında yaşanmıştır. Bir yandan Can Dündar’ın çizdiği bir Atatürk portresinin ne kadar doğru olacağı kuşkusu. Bir yandan da o kadar film arasında sonunda bir tane de Atatürk filminin olması ve o filme gidilmemesi durumu: “Bir Atatürkçüye yakışır mı?”

Şöyle diyenler de vardır eminiz: “Bugüne kadar kaç tane Atatürk belgeseli gösterime girdi ki zaten? Bu bir ilk. Sinemalarda o kadar Amerikan filminin ve Recep İvedik gibi komedi filmlerinin arasında “Mustafa” bir güneş gibi parlıyor…”

Parlıyor?

İşte burada durmak gerekiyor.

“Mustafa” filmi üzerinde bu yazıda çok durmayacağız. Zaten ismiyle nasıl bir Atatürk belgeseli olduğunu anlatıyor.

Hani Can Dündar’ın çektiğini bilmesek bile, yalnızca ismi çok şeyi gösteriyor.

“Mustafa”ymış… Atatürk bu şekilde daha samimi bir şekilde anlatılıyormuş Türk milletine. Hadi yalnızca çocukluğunu anlatsa, anlayacağız.

Hayır, ölümüne kadar yalnız ve psikolojik tepkileriyle kararlar veren bir lider portresi çiziliyor bize.

“Mustafa”ymış… Bize bugüne kadar gösterilmeyen Atatürk, insani yönleriyle, zaaflarıyla, hissettikleriyle, sevinçleriyle, hüzünleriyle, yalnızlığıyla anlatılacakmış. “İnsan Atatürk” anlatılacakmış.

Şevket Süreyya, Atatürk için “Tek Adam” demişti. Önderliğini ve devrimin diğer kadrolarıyla arasındaki o büyük farkı kastediyordu.

Can Dündar da “Tek Adam” diyor, ama o “Tek” derken “yalnız”ı kastediyor. Sanırız Şevket Süreyya’yı yanlış anlamış.

“Musti” deseydin bari... “Can” duydun mu? “Musti” demek aklına gelmedi mi?

Çok mu saygısız?

“Mustafa” çok mu saygılı?..

Sinema sektörü

Her neyse. Biz belgeselimize dönelim.

Sinema 1800’lerin sonlarında bulundu. 1900’lerin başlarından itibaren de milyonlarca insana hitap eden bir “toplu eğlence” biçimi haline geldi. Yüz yılı aşkın bir süredir milyonlar, on milyonlar, yüz milyonlar, hatta milyarlar sinemalara gidip film izliyor. Evinde televizyonda film izliyor. Dizi izliyor. Belgesel izliyor.

Bu tabii kapitalizm için müthiş bir toplu propaganda fırsatı.

İstediği kadar kısa, sürükleyici ve etkileyici olsun, bir metni milyarlarca insana okutamazsınız. Ama milyarlarca insanı o ekranın başına oturtabilirsiniz.

Ekran derken yalnızca sinema ekranını kastetmiyoruz. Televizyon ekranı da buna dahil. Bilgisayar ekranı da. Hatta artık cep telefonu ekranı da. Malum, cepten de internete bağlanabiliyor, televizyon programlarını izleyebiliyoruz…

Sonuçta kapitalizm propagandasını yapmak istiyorsa ilk yapacağı insanları o koltuğa oturtup ekranın başına dikmek.

Ancak mesele izletilenlerin içeriği değil yalnızca. Çünkü propagandanın da ötesinde bir insan biçimlendirme sanatıyla karşı karşıyayız.

Mesela şu son yirmi yılın en başarılı Amerikan filmlerini düşünelim. Genellikle Amerikan hayat tarzını açıkça savunan filmler değil de, eleştirel yaklaşan filmler olduğunu görürüz. Amerikan film endüstrisi çok akıllı... Bir yandan Rambo gibi filmler çevirip ‘Vietnam’da ne kadar kahramandık’ propagandası yapar. Böylece Amerikalının gururunu okşayıp filmini satar. Ve bütün dünyaya “güçlü Amerika” propagandası çeker.

Ama bir yandan da “Full Metal Jacket” gibi filmler çevirir. Vietnam savaşını eleştirir bu filmlerde. Vietnamlıların çektiği acılar, ızdırap, Amerikan askerinin gözü dönmüşlüğü ne de etkileyici anlatılır o filmlerde..

Böylece Amerikalılar kendi kendilerini eleştirerek dünyaya “bakın ne kadar demokratız” mesajı verir. Amerika’yı eleştirecekse yine Amerikalılar eleştirmelidir çünkü.

Ama Kubrick’in “Full Metal Jacket” filmini izleyip de Vietnam savaşının ne kadar yanlış olduğunu düşünen o milyonlar ne hikmetse “Vietnam yanlıştı. Peki Irak’ta ne işimiz var?” demez… Ama Irak’taki zulmü anlatacak bir film çekilse, belki de daha çok seyirci toplayacaktır. Tabii öyle bir film de Irak’taki Amerikan işgali bitmeden çekilmeyecektir.

İşte “ekran başına” oturmanın ne anlama geldiğine dair küçük bir örnek.

Filmi izlersin, karşı çıkarsın. Ama geçmişte olan bir şeye karşı çıkarsın. O filmin eleştirdiği işgalin tıpkısının aynısı bugün Irak’ta vardır, ama ona karşı çıkmazsın.

Daha da ileri gidelim. Irak’ta işgale direnenleri bir düşünelim. Filistin’dekileri de, Afganistan’dakileri de, Venezüella’da Chavez’i destekleyip ABD’ye kafa tutanları da, Küba halkını da… Sizce bu insanlar “Full Metal Jacket” izleyerek mi harekete geçtiler?

Kapitalizm, filmini izletirken yalnızca para kazanmıyor. Salt propaganda da yapmıyor. Yeni bir insan tipi yaratıyor: “Ekran başına kilitlenmiş” insan tipi.

Ekranın esiriyiz

Çokça söylenen bir şeydir.

İnsan beyninin hangi hızla çalıştığını ölçen bilim adamları bir deney yapmışlar. Günlük faaliyetlerimiz sırasında beynin çalışma hızının ne kadar çalıştığını incelemişler. Yemek yerken, yürürken, çalışırken, uyurken, dinlenirken, televizyon izlerken vs. En düşük hız hangi faaliyet sırasında dersiniz?

Uyurken mi?

Hayır! Televizyon izlerken...

Artık ne kadar doğrudur bilmiyoruz. Sonuçta “bilim adamları bir deney yapmış” türü haberler genellikle masa başında üretilir. Ama şöyle bir düşününce mantıksız gelmiyor.

İnsan sonuçta uyurken rüya görür. Rüya görmek bile bir şeyler düşünmek, bir şeyler yaratmak demektir.

Peki televizyon beynimizi çalıştırmamıza ne kadar izin veriyor sizce?

O ekranın başında tamamen edilgeniz. Bize söylenenleri kabul etmiyor olabiliriz. Ama sonuçta ekranın başındayız. Koltuktayız. Yani sokakta değiliz, mücadele alanında değiliz…

İşte bütün mesele bu.

Bir: Ekran düşünmemizi engelliyor. Kapitalizmin düşünce yapısı dayatılıyor ve ezberlettiriliyor bize.

Ve iki: Ekran bizi karşısına kitliyor.

Kalkamıyoruz o koltuktan.

Başımızı sağa sola bile döndüremiyoruz.

Ve ne hissedeceğimize, ne düşüneceğimize o ekran karar verir oluyor.

Bazen korkuyoruz. Bazen ağlıyoruz. Bazen gülüyoruz. Bazen kahkahalar atıyoruz. Bazen üzülüyoruz. Bazen isyan ediyoruz.

Sonra o ekranın başından kalkıp işimize, okulumuza gittiğimizde bütün ifadelerimizden, hislerimizden, düşüncelerimizden arınıyoruz. İple çekiyoruz akşamı. Ekranın karşısına oturup tekrar hissetmek ve tekrar düşünmeyi bekliyoruz.

Esiri oluyoruz o ekranın.

Esirlik gerçeklerden koparıyor bizi.

Mücadele etme gerçeğinden... O sevmediğimiz dünyayı değiştirme gerekliliğinden... Karşı çıktığımız emperyalizmi yıkma zorunluluğundan... Cumhuriyet’i yıktığını söylediğimiz bir iktidara karşı çıkma görevinden.... Hepsinden koparıyor bizi o ekran ve o koltuk.

AKP’ye karşı çıkıyoruz. AKP’ye karşı mücadele etmek yerine AKP karşıtı televizyon kanallarını izlemekle yetiniyoruz.

Emperyalizme karşı çıkıyoruz. Antiemperyalist ve savaş karşıtı filmler izlemekle yetiniyoruz.

Cumhuriyet elden gidiyor diyoruz. Cumhuriyet’in kuruluşunu anlatan belgeseller izlemekle yetiniyoruz.

Kriz var diyoruz, kapitalizmi bu kriz yıkacak diyoruz. Ekonomi kanallarının başından kalkmıyoruz. Kimse bizden iyi bilmiyor “dolar-euro paritesi”ni...

İşte kapitalist biçimlendirme bu.

Sadece ekrandan bize propaganda yapmak değil.

Bizi ekran karşısına kitlemek.

Ve bütün devrimciliği, ilericiliği, mücadeleciliği, eylemciliği de beyinlerimizin içine kitlemek.

Çok şey bilerek esiri oluyoruz kapitalizmin

Ve bir bilgi kirliliğidir gidiyor o ekran başında. Bize o kadar çok bilgi pompalanıyor ki o bilgi yığınının altında eziliyoruz, boğuluyoruz. Bilginin esiri oluyoruz.

Mesele o bilginin doğruluğu yanlışlığı değil.

Bilgiye tapmaya başlıyoruz. Bilmek tek başına her sorunun çözümüymüş gibi geliyor.

Bu özellikle Atatürkçüler arasında yaygın.

Şu sözü bütün Atatürkçüler sık sık kullanır: “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz.”

İlk bakışta çok doğru gibi geliyor. Tabii ki sağcılık gücünü cehaletten alır. Belli gerçekler milletimizden saklanır, bu şekilde iktidarlarını sağlamlaştırırlar. Gericilik de bu şekilde kök salar milletin kalbinde.

Ancak bu söz o bilgi köleliğinin sloganı haline geldi. Söz Uğur Mumcu’nunmuş. Muhtemelen bir televizyon programında karşısındaki bir sağcıyı herhangi bir belgeyle ya da halktan saklanan bir bilgiyle mat etmek için söylemiştir. Ama bu sözü bir hayat felsefesi haline getirmek çok yanlış. Bunu eminiz Uğur Mumcu da istemezdi.

Bu sözün yanlışını görmek için tersten okumak gerekiyor: “Fikir sahibi olmadan da bilgi sahibi olunmaz.” Önce bir fikriniz olacak. Dünyaya bakış açınız olacak. Bir çerçeveniz olacak olayları değerlendirmek için. Edindiğiniz bilgilerin ancak o zaman bir anlamı olur.

“İnternet çağı”ndayız. Herhangi bir bilgiye ulaşmak artık o kadar kolay ki. Televizyonlarda her gün bir başka belgesel bize bir şeyler öğretiyor. O belgesellerin sağcısı da var solcusu da. Şeriatçısı da, Atatürkçüsü de. İstediğin kanalı seç, belgeselini izle, bilgini depola. Bize dayatılan bu işte.

Peki fikir sahibi olma kısmı?

Yalnızca bilgi sahibi mi olacağız? Yoksa bir yandan da fikir sahibi olup o fikrin gereğini yapmak için uğraşacağız mı?

Evet... Bilgiye tapmaya başladık.

Tanrımız bilgi.

İbadethanelerimiz ise koltuklarımız. Ya da sinema salonları.

Televizyonlarımız, ekranlar, bilgisayarlarımız ise bizi Tanrıya ulaştıran rahipler...

Peki kazanan?

Kesinlikle emperyalizm.

Çünkü öyle bir düzen kurdu ki şu ekran sayesinde, kimse karşı çıkamıyor.

Artık herkes biliyor emperyalizmin ne olduğunu. Krizle ilgili tüm rakamları çocuklar bile ezberledi. Irak’taki Amerikan vahşetini bilmeyen mi var?

John F. Kennedy’yi kimin öldürdüğü bile herkesin üzerinde tartışabildiği malum bir konu haline geldi.

Herkes biliyor.

Ama kimse de karşı çıkamıyor.

Ve sistem sapasağlam ayakta...

Biraz cesaret

Kapitalizmin temel propagandası bu işte. “Eğrisiyle doğrusuyla, günahıyla sevabıyla şu an hakim olan sistem benim” diyor kapitalizm:

“Beni eleştirmek için bile bana muhtaçsın. Zaten benim ne mal olduğumu öğrenmen için araçları yarattım: İnternet, filmler, diziler, belgeseller…

Ekranlarda gördüğün benim. Eleştir beni. Yargıla. Sinirlen bana. Döv. Yumruk at. Bağır. Çağır. Hatta çok sinirlenirsen kapat ekranı. Sonra dayanamayıp tekrar açıp bir komedi filmi izle. Eleştir beni tekrar. Öğren ne mal olduğumu.”

Peki değiştirmek… O ekranın başından kalkmadan nasıl eleştireceğiz şu sevmediğimiz düzeni?

Daha öğrenecek ne kaldı?

Ulaşmadığımız ne bilgi kaldı?

Ya da daha yakıcı soralım: Çanakkale’de şehit düşen Mehmetçik çok mu biliyordu emperyalizm-kapitalizm nasıl işler...

Ya bugün Irak’ta direnenler emperyalizm hakkında çok şey bildikleri için mi eline silah alıyor?

Chavez’i, Castro’yu, Morales’i destekleyen on milyonlarca Güney Amerikalı her gün emperyalizm karşıtı film mi izliyor sizce?

Yapmak için bütün ayrıntılarıyla bilmek gerekmiyor. Çünkü emperyalizm gerçeği o kadar yalın, o kadar basit ki. Onun varlığını anlamak için büyük araştırmalara gerek yok. O nasıl olsa elinde silahıyla karşınızda...

Peki karşı çıkmak için? Tek bir şeye ihtiyacınız var: Cesaret...

İşte o duyguyu vermez ekran size. İçinizde az biraz cesaret kaldıysa onu da yok eder. Cesareti yalnızca film karakterlerinde görürsünüz.

Ve karşısına kitlendiğiniz o hayatı terk etme, emperyalizme karşı savaşma, kapitalizme karşı çıkma cesaretini bir türlü gösteremezsiniz.

Kapitalist propagandanın en büyük başarısı işte budur.

Kapitalizm insandaki korkaklığa seslenir. Bizi o alçak duygunun, korkaklığın yönetmesini sağlar.

Ve ABD’ye, PKK’ya, AKP’ye karşı çıkamayanlar eksikliği hep bilgilerinde ararlar. Halbuki eksik olan şeyin ne olduğunun herkes farkındadır: Cesaret...

Hadi gösterin o cesareti...

Kalkın o ekranın başından. Sağınıza solunuza bakın: Hayatı göreceksiniz...

O hayat ekranda gördüğünüzden çok farklı değil elbet. Ama o ekranın içindeyken sizde çok uzaktaydı.

Artık o hayatın bizzat içindesiniz. O yüzden onu değiştirebilirsiniz...

Biraz cesaret…

Can...

“Can”a tekrar geri dönelim. Ve “Mustafa” belgeselini şu anlattığımız kapitalist propaganda çarkında yerli yerine oturtalım. “Can’ın belgeselleri”nin temel amacını bulalım.

“Can’ın belgeselleri” derken bir kavramdan bahsediyoruz. Şu yakın tarihimizi anlatan belgesellerin tümünü kastediyoruz. Birand’ın, Can Dündar’ın, diğerlerinin hazırladığı…

12 Mart belgeseli çıktı önce... Fonda Fahir Atakoğlu, gözyaşı döktük Deniz’in ardından.

Sonra Sarı Zeybek geldi. Fonda yine Fahir Atakoğlu, gözyaşı döktük Atatürk için.

Sonra “Demirkırat” geldi. Bu sefer de Menderes’in ardından gözyaşı döktük. Fonda yine Fahir Atakoğlu…

Bir dakika, bir dakika…

Menderes’in ardından niye gözyaşı dökelim ki! Şeriatçı Atatürk’ün ardından gözyaşı döküyor mu? Hangi sağcı Deniz’in idamına üzülür Allah aşkına? En fazla “Asılmaları kötü oldu, ama o dönemin şartları bunu gerektirdi” derler.

Halbuki biz Deniz’e de, Atatürk’e de zaten ağlıyorduk daha önce. Onları sevmemiz, takip etmemiz, ölümlerine üzülmemiz için “Can’ın belgeselleri”ne ihtiyacımız yok ki. Biz zaten biliyoruz ne yaptıklarını.

İşte mesele burada düğümleniyor. “Can’ın belgeselleri” Atatürk’ün ve Deniz’in ölümüyle Menderes’in ölümünü bir görmemizi sağlıyor. Atatürk için gözyaşı dökenlerin Menderes için de ağlamasını sağlıyor. Sinsi plan bu işte.

Kimse bir sağcının Deniz için gözyaşı dökmesini sağlayamaz, ama “Can’ın belgeselleri” Atatürkçüleri Menderes için ağlatmayı başarıyor.

Ve şimdi de Atatürkçülerin o çok karşı çıktıkları, eleştirdikleri bir Atatürk belgeseline gitmesini de sağlıyor.

Büyük bir başarı “Can” için. Misyonunu yerine getirdi.

Yakın tarihin izleyicisi mi olacağız, başrol oyuncusu mu?

“Can’ın belgeselleri”nin başardığı bir başka şey var.

Hepimizi izleyici yapıyor.

İzliyoruz yakın tarihi “Can”ın gözünden.

Tamam, farkındayız belki çarpıtmalarının. Saptırmalarının da. Ne anlatmak istediğini de biliyoruz. Ama o günleri gözümüzde canlandırmak, o günlere ait küçücük de olsa bir şey öğrenmek hoşumuza gidiyor.

Belgesel izleyicisi oluveriyoruz bir anda. Hatta kimimiz belgesel izlemeyi televizyon izlemenin dışında, ötesinde bir yere koyuyor: “Belgesel kanalları izliyorum sadece.”

Niye, ne farkı var?

“Diğer kanallar propaganda yapıyor. Belgesel ise ihtiyacım olan bilgiyi sunuyor.”

Gülüyoruz böyle diyenlere.

Belgesel kanalları en tehlikelisi aslında.

İsterse en doğru bilgileri versin. Che’yi anlatsın, Atatürk’ü anlatsın, Deniz’i anlatsın. Hatta bir kanal olsun, sadece ve sadece devrimci liderleri tanıtsın.

Ama bu yeterli değil ki...

O koltuğa hiç oturmayın demiyoruz. Hiç film izlemeyin de demiyoruz. Ötesini de yapın.

Mesele Deniz’in ne yaptığını bilmekte değil, Deniz gibi olabilmekte…

Atatürk’ü tanımakta değil, Atatürk gibi olabilmekte…

Che’nin yaşamını öğrenmekte değil, Che gibi olabilmekte...

Yani “özne” olabilmekte…

Evet, artık bir yol ayrımındayız. “Can’ın belgeselleri”ni izleyip “yakın tarihimizin seyircisi” mi olacağız? Yoksa devrimci olup “yakın geleceğin mimarı” mı?

Kapitalizmin “izleyici”si mi olacağız, kapitalizme karşı bir dünyanın “senaryo”sunu mu yazacağız?

Emperyalizmin ne olduğunun “araştırmacı”sı mı olacağız, yoksa emperyalizme karşı direnişin “yönetmen”i mi?

Kalkın o ekran başından.

Bize sunulan “hayat”ları izlemeyin. Kendi “hayat”ınızı yaşayın.

Kalkın o “koltuk”tan.

Kendi “hayat”ınızı yaratın...

Hep beraber...


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe