03.11.2008/Sayı:210
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Nur Arslan

Recep Tayyip ve Recep İvedik!

Recep Tayyip

Recep İvedik

İki Recep:
Recep Tayyip ve Recep İvedik

Televizyonlarımızda bir adam bağırıyor. Çiftçiye “ananı da al git” diyor, işçiye “ayaklar baş oldu” diyor, şehide “ kelle” diyor. Her gün halka hakaretler yağdırıyor. Adı Recep, kendisi Kasımpaşa’lı. Halkımız Recep’e oy veriyor.

Halkımız her gün başka bir Recep’le gülüyor, eğleniyor. Recep İvedik küfrediyor, halk gülüyor. Kaba saba bir adam; ya küfrediyor ya da geğiriyor. Ama çok seviliyor. Televizyonlarda izlenme rekorları kırıyor. Receplerle kalkıp, Receplerle yatıyoruz. İşte yeni halk kahramanlarımız… Receplerimiz…

Halkın içinden çıkmış parti liderleri istiyorduk. Alın size Kasımpaşalı Recep dediler. Sinemaysa sinema, tiyatroysa tiyatro, müzikse müzik. Dinleyin ama İbrahim Tatlıses dinleyin dediler. Magandalara gülmemizi, magandaları dinlememizi, Kasımpaşalılara oy vermemizi istediler. Gülerken, dinlerken, okurken düşünmeyecektik. İlle de okuyacaksak, bize küfredeni seçecektik. Mesela Orhan Pamuk okuyacaktık. Bize küfredeni okuma düzeyine erişirsek, bize küfredene de oy verme alışkanlığını edinebilecektik çünkü.

Oysa eskiden de gülerdik. Sinemalarda veya televizyonda Banker Bilo’ya gülerdik. İnek Şaban’dı kahramanımız. Onlar da bizim içinizden çıkmışlardı. Ama onlar doğuda marabaydı, şehirde işçi. Ağalık sistemini ve kapitalizmi sorguluyorlardı. Sitemin çarpıklığı tüm yönleriyle karşımızdaydı. Bizimle değil, sistemle dalga geçiyorlardı, Faşo ağayla dalga geçiyorlardı. Şimdi bizimle dalga geçenleri, bizi aşağılayanları beğeniyoruz.

Suçun çoğu bizde mi acaba?

“Ah benim insanlarım!
Yalanla besliyorlar sizi…
Kabahat sende demeye dilim varmıyor ama
Kabahatin çoğu sende…”

derken Nazım Hikmet bu günleri mi anlatıyordu? Ya da, “Türk milletinin yüzde altmışı aptaldır; yüzde altmışımız aptalsak yüzde doksanımız da korkağız” diyen Aziz Nesin bir suçlu muydu?

Kitaplarımızın yakılmasıyla başladı her şey. Yakıp yıktılar önce. Yeniyi yaratmak için eskilerden kurtulmak gerekirdi evvela. Radyolardan Kenan Evren’in sesini duyuyorduk. Kardeş kavgasını engellemek için idareye el koymuştu. O kadar iyi bir insandı ki, akan kanın durması için yapıyordu her şeyi. Aynı zamanda ressamdı kendisi yani ince bir insan. Mutluluğun resmini yapıyordu adeta. Sonra Özal’ı izlemeye başladık ekranlarda. Yeni rejimin yeni insan tipini yaratıyordu. Artık “işini bilen memurların” ve “gemisini kurtaran kaptan”ların devri başlamıştı.

Toplumcu insan değil, bencil insan olmamız isteniyordu. Yeni insanın kendisinden önemli kardeşi, arkadaşı, ailesi, milleti ve vatanı olmayacaktı. Varsa yoksa kendisi. Önce kendisini kurtaracaktı. İşini bilecek, rakiplerine çelme takacaktı. İşini bilecekti, çünkü her alanda bireycileşme aşılanırken bir tek hırsızlık toplumsallaşmıştı. Yukarıdakiler devleti yağmalarken susacaktı. O’na da kendi çapında yolunu bulması öneriliyordu.

Artık “vatan-millet-Sakarya” nutuklarına karnı toktu yeni insanın. Vatan bir kadın memesine satılabilecek kadar basit bir şeydi. Daha doğrusu bunun böyle olduğunu söyleyen yeni kitapları vardı artık. “Bayrakları bayrak yapan bayrak imalatçılarıdır, vatan uğrunda ölen varsa utanmalıdır” diyen yeni aydıncıklar türemişti.

Toplumsal yozlaşma böyle başladı arkadaşlar. İnsanımızın yapısını bozdular önce. Vatan aşkını, halk sevgisini, toplumsal dayanışmamızı yok etmeye çalıştılar. Bu öyle kolay olmayacaktı onlar için. Benim memurum işini bilir anlayışını yerleştirmek için iki darbe yaptılar bu ülkede. İlkinde bizim içimizden çıkan gerçek kahramanlarımızı ölümlere gönderdiler. Bir taraftan da kendilerinkini yetiştiriyorlardı. Denizler idama gönderilirken Abdullah Gül gibileri İngiltere’ye ve Amerika’ya gönderiliyordu devşirilmek için. İkinci darbede de aynısı oldu. Devrimciler işkenceden geçirilirken Apo gibiler beslendi hapishanelerde. Daha sonra kullanılmak için. Müttefiklerimizin arka bahçelerinde devşirilen aydınlarımız peydahlandı. Bizi sırtımızdan vurmak için.

Böylelikle kaldırdılar vatan, millet gibi kutsal kavramları tedavülden. Artık birey vardı, piyasa vardı. Her şey piyasa içindi, alınıp satılabilirdi. Sonrada sattılar… Satacak bir şey kalmayana kadar… Dün Tansu Çiller satarken; “son sosyalist devleti yıktık” diyordu, bugün Unakıtan; “artık satacak bir şey kalmadı” diyordu.

Gerçektende kalmadı. Vatanımız satılığa çıkarılırken biz Recep’le yatıyor, Recep’le kalkıyoruz beyler bayanlar. Bozuk düzen bozuk ve ucube kahramanlar yaratıyor çünkü.

Nazım Hikmet ve Aziz Nesin haklıydı. Bizi yıllar öncesinden uyarıyorlardı: aptallaştırıldığımızı, miskinleştirildiğimizi, kandırıldığımızı söylüyordu. Silkinmemizi, kendimize gelmemizi ve onurumuzu korumamız gerektiğini anlatıyorlardı.

Silkinmek, onurumuzu korumak için ayağa kalkmak deyince Mustafa Kemal Atatürk’ün eylemi geliyor aklımıza. Köleleştirilen, tembelleştirilen, miskinleştirilen ve aptallaştırılan bir toplum anlayışının hâkim olduğu Cumhuriyet öncesi düzene karşı bir başkaldırıydı önermesi: “Türk milleti çalışkandır, Türk milleti zekidir” diyordu Atatürk. Osmanlı düzeninin insanımızı yozlaştırdığını ve miskinleştirdiğini görüyordu. O düzende insanımızın zeki, çalışkan ve yaratıcı olamayacağını biliyordu. O yüzden milletin elinden tutup onu yüceltiyordu. Türklüğü aşağılayanlara karşı mücadeleye çağırıyordu. Kültürde, bilimde, teknolojide, sanatta, siyasette yani her alanda etkin olan çağdaş Türk insanını yaratıyordu. İşte bu ses bizimdir kardeşlerim. Recep’e gülmekle, Recep’e oy vermekle iyi bir iş yapmıyorsun kardeşim. Sana düşman olana değil, sana dost olana kulak ver, bize elini uzat!


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe