03.11.2008/Sayı:210
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Fazlı Cemil Akmansoy

Türban masalı(3)
Türban davası ve
Atatürk düşmanlığı

Laiklik

Türban bir sebep değil bir neticedir diyerek başlamıştık biz bu sohbete. Lakin neticelerin dahi herhangi bir sebebi olması gerekir. İşte bu neticenin sebeplerini inceleyince görüyoruz ki, Türban davası, doğrudan doğruya, Atatürk düşmanlığından doğuyor.

Muhalefetteki siyasetçiler ve yazarlar, dinci ve yobaz kelimelerini sık sık kullanıyorlar. Fakat “Atam! İzindeyiz!” nidalarıyla iktidarı ele geçirmiş olan siyasetçiler ise, şimdi başa geçtikten sonra “Demokrasi bizim için amaç değil bir araçtır. Vardığımız yere geldikten sonra inilecek bir tramvaydır!” diyorlar. Ve iktidar partisindeki siyasetçilerin hiçbiri, “biz dinciyiz” veya “biz yobazız” diyerek açıkça konuşmadığı gibi bunların hiçbiri, yarım ağız olsa dahi, “biz laikiz” de demiyor.

Tesadüf şu ki TÜRKSOLU dergisi, Türban Masalı başlıklı yazılara başladıktan bir hafta sonra T.C. Anayasa Mahkemesi, “Türban serbestisinin iptali”ne dair kararının gerekçelerini açıkladı. Ve muhalefetteki gazeteler, türban serbestiyetinin, dinin siyasete alet edilmesi yolunda kullanıldığını en nihayet yazdılar. Yazdılar ama türbanın simgelemekte olduğu bu “dinciliğin” Atatürk’ün bize emanet etmiş olduğu laiklik ilkesini kasten ihlal etmekte olduğu hususu üstünde icap ettiği kadar ısrar etmeden yazdılar.

Ve iktidardan yana olan gazeteler ise, onlar böyle bir karar aldığı için AYM’sini kabahatli buldular. Ve Başbakanımız bile o eşsiz belagatiyle, fakat aynı kalıptan çıkma fikirleri öne sürerek, AYM’nin bu kararını tenkit ederek yargı gücü’nün yürütme gücü’nün emri altında olması gerektiğini de ima eder gibi laflar söyledi.

“Büyük bir birlik kuralım canavarları susturalım”

Binbir başarısı arasında, Mustafa Kemal Atatürk:

- İstiklal Harbi’ni kazandı ve düşman ordusunu denize döktü;

- Cumhuriyet rejimini kurdu; halifeliği ve padişahlığı lağvetti.

- Vatandaşlara eşit haklar temin etmek için hukuk müessesesini kurdu ve medenî bir hukuk anlayışını ve laiklik ilkesini Türkiye’ye soktu.

- Türkiye’deki iktisadî faaliyetleri canlandırmak ve vatandaşlara eşit tüketim imkanları yaratabilmek için devletçilik siyasetini seçti. Ve devlet işletmelerini devlet bankalarını ve devlet tekellerini vs. kurdu.

Fakat bu başarılar, yurt içinde de yurt dışında da, bazı kişilerde bir kuyruk acısı yarattı. Ve bunlar Atatürk’e diş bileyerek fırsat kollamaya başladılar. Başlarında David Lloyd George ve Winston Churchill olmak üzere, bilhassa İngilizler Atatürk’ün askerî zaferini hazmedemedikleri kadar, diğer yandan da, Atatürk’ün tatbik etmeye başladığı o devletçilik ilkelerinden de “gıcık aldılar”. Bir evvelki sohbetimizde İngiliz milletinin giyim kuşamından ve kendine mahsus adetlerinden dem vurmuştuk ya, İngilizler aslında kadınlardan “çekinen”, kadınlara karşı bir fobisi olan bir millettir. Mesela Fransız Başbakanı metresiyle bir yatakta yakalanırsa, Fransızlar “aferin” der. Ama İngiliz erkeğinin kadınlara karşı kompleksleri vardır. Onun için Atatürk’ün Türkiye’de kadınlara oy vermek ve seçilmek haklarını tanımış olması, İngilizlerde akıldışı bir tepki yarattı. Ve bizdeki devletçilik ve Rusya’da komünist bir hükümetin kurulması, onları daha da korkuttu. Dolayısıyla Atatürk’ün kurmuş olduğu cumhuriyet devletini yıkmak ve bu devletçilik fikirlerinin diğer “Üçüncü Dünya” ülkelerine yayılmasını önlemek ve Türkiye’yi bir sömürge haline getirmek için gizliden gizliye faaliyete başladılar.

İkinci Dünya Harbi boyunca İngilizler, bizimle uğraşacak zaman bulamadılar. Ve zaten bu harp, sömürgeci devletler arasındaki dengeyi altüst etti. Dünyanın siyasî haritası değişti. Ve harpten sonra Almanya, Avusturya ve Prusya’nın askerî kudreti kelepçe altına girdi. ABD’nin hakimiyeti, İngiliz hegemonyasını aştı. Rusya ise, komünist bir rejim olduğu için, tamamıyla karantina altına alındı. ABD 1944’de Bretton Woods anlaşmasını tertip ederek IMF’yi kurdu ve dünya ticaretinde kullanılan para sistemine bilakaydışart hakim oldu. Ve bu anlaşma sayesinde devletlerin ulusal parasının kıymetinin altında olan bağını kesti ve kendi icat ettiği -gayet keyfî- bir düzgüden doğan, ne olduğu bilinmez bir birime bağladı.

Ve sonunda o “iki büyük”, yani URSS ile ABD, arasında soğuk harp başladı. Ve diyebiliriz ki dünya, kapitalist ülkeler, komünist ülkeler ve Üçüncü Dünya ülkeleri olarak üçe bölündü. Ve gene diyebiliriz ki, İkinci Dünya Harbi’nden hemen sonra, biz bu üç sınıflandırmanın dışında kaldık. Çünkü ne komünist bir ülke idik, ne de kafi derecede sanayileşmiş kapitalist bir ülke idik ve ne de tam manasıyla geri kalmış bir ülke durumundaydık.

Atatürk’ün vefatı ve İkinci Dünya Harbi’nin neticelenmesi arasında geçen altı-yedi sene zarfında, ilmî ve teknik buluşlar akıl almaz derecede ilerledi. Hiroşima’da atom bombası patladı. Ve savaş ve askerî malzemelerin tekamülü yolunda gelişen icatlar, bir diğer yandan da günlük ihtiyaçlara da cevap veren yeni yeni ürünler yarattı. Ve bu inkişaf, naylon kumaşlardan tutunuz, buzdolaplarına ve çamaşır yıkama makinelerine varıncaya kadar yeni yeni ihtiyaçlar doğurdu. Ve bütün bunlar, ister istemez, Türkiye’deki tüketim “çılgınlığını” kamçıladı. Kamçıladı çünkü bu İkinci Harb, “hacıağa”ları zenginleştirmiş ve bir diğer yandan da CHP’nin de kuyusunu kazmıştı.

Türkiye’de para var ama satın alacak mal yoktu. Hatta piyasada Türk kahvesi dahi bulunmuyordu. Kahve Lübnan’dan kaçak geliyor, İstanbulluların yediği sirke dahi “sirke ruhu” adı altında “permisi olanlar” tarafından Hollanda’dan ithal ediliyordu -asid asetik-. Yani bir yandan “iltimaslı kişiler” devletin verdiği permiler sayesinde ithalat yaparak beleş para kazanıyor, diğer yandan da “kaçakçılar” para kesiyordu. Ve bazı devlet memurları da bal tutup, parmağını yalıyordu.

Dolayısıyla bu dengesizlik ve tüketim ihtirası, sosyal bir “fokurdanma” yarattı. Lakin bu fokurdanma, Türkiye’deki “proleter” sınıftan değil, o zamanki burjuva sınıfını teşkil eden “hacı ağalar”dan geldi.

Biz, Atatürk’ün kurmuş olduğu cumhuriyetin onuncu yılında “on beş milyon genç; yarattık her yaştan!” şarkısını söylerken, 1950’de bizim nüfusumuz 21 milyona çıktı. Ve bugün 70 milyonu aştı. Bazı siyasetçiler “üç çocuk yapın!” diye vaaz vererek bu artışı körüklediler. Yani biz çok çabuk üredik. Batılı milletlerin %4 veya %7 arttığı bir mühlet zarfında biz ise %400 arttık. Olacak şey değil!

Arttık ama tavşanlar veya pireler gibi üremek bir marifet veya bir meziyet değil, işsizlere iş bulmak ve vatandaşların hergün artmakta olan tüketim ihtiyaçlarını tatmin edebilmektedir. Çünkü dedik ya, Türkiye’deki hacı ağaların tüketim ihtirası bir “çılgınlık” haline dönmüştü ve yavaş yavaş husule gelen yeni bir burjuvazi sınıfı, istedikçe istemeye başlamıştı.

Oysaki 1950’de Türk Lirası, Bir Dolar ederken, 1980’lerde Türk Lirasının kıymeti bir milyon defa düştü. Yani bir dolarlık “kahve” veya “asid asetik” ithal edebilmek için, aşağı yukarı 1 milyon 400 kadar Türk Lirası gerekmeye başladı. Eskiden bir Liraya satın alınan bir mal, şimdi oldu bir milyon Lira. Çok meşhur Maliye Bakanımız Unakıtan, Yeni Türk Lirası’nı “icad ederek”, altı sıfırı sildi. Kağıt paranın üstündeki kelimeleri değiştirdi. Ama 1950’de 1 Lira 18 kuruş eden dolar, şimdi 1.650.000 Lira oldu. Yani paramızın kıymeti, o sıfırlar düşürüldü diye artmadı. Sadece banknotların üstündeki isim değişitirildi. Eskiden bir milyon TL denilen paraya şimdi bir YTL diyoruz, o kadar. Yani “demokrasi”den sonra bizim memleketimizdeki “enflasyon” da “devalüasyon” da Afrika’da dahi görülmemiş bir şekilde büyüyüverdi. Ve paramızın kıymeti yurt içinde de yurt dışında da düşünce, Türk Devletinin itibarı da düştü. Yunanistan da dahil, hiçbir Avrupa ülkesinde bu kadar vahim bir düşüş olmadı. Sade bizde oldu.

Oldu ama oy verenlerin bu olup bitenlerden haberi olmadı ve hâlâ yok. Çünkü bizdeki “demokrasi” Atatürk’ün açmış olduğu okulları kapatıp, yerine İmam Hatip Okullarını açtığı için demokrasi denilen o tek dişi kalmış canavar, bir evvelki sohbetimizde dem vurmuş olduğumuz o “cehalet”i emzirip kuş sütüyle besledi. Ve bu cehalet de Türkiye’deki iktisadî olguları, tarlaya yağan yağmur veya kurak giden bir yaz gibi algıladı. Yani kendi kendine oluşan şeyler olarak kabul etti. Ve bu iktisadî kargaşalar, kitaplardaki basmakalıp tarifine uymayan, yeni bir burjuvazi sınıfı doğurdu. Ve bu yeni burjuvazi de daha bizim dilimizde yer dahi kazanmamış olan “proleter” sınıfını ceninden, yani “anasının rahminden”, düşürdü. Dolayısıyla örgütlenmiş ve hukukî haklarının bilincine varmış bir proletarya, Türkiye’de hâlâ vücut bulmadı.

Asilzade Burjuvalar

Fransız tiyatro yazarı Molyer-Moliere; namı diğer Jean Baptiste Paquelin- daha on yedinci yüzyılda burjuvalarla alay etmişti. Tasadüf şu ki, ben lise çağlarındayken Galatasaray Lisesi’nde sahneye konmuş olan bu Le Bourgeois Gentilhomme ve Don Juan piyeslerinde başrolü, sonra çok kıymetli bir hariciyeci olmuş olan, merhum Coşkun Kırca oynamıştı.

Aklımda iyi kalmadı ama, galiba Lenin, “Bir hakikatin, birden fazla tarifi varsa, o hakikat değildir” demişti. İşin inceliği şu ki Molyer’den sonra Karl Marks, Karl Marx’tan tutunuz Henrik Ibsen’e ve Doğan Avcıoğlu’na kadar yüzlerce yazar, bu konuda yazdılar ve burjuvazinin tarifini verdiler. Ama bence Türkiye’deki burjuvazinin, üstünde durulması gereken bir iki özelliği daha var. Marks’a göre, evet burjuva sınıfı “proleter” sınıfını ezdi ve kanını emdi, ama ne de olsa o burjuvalar çalışıyordular. Molyer devrinde de burjuvalar çalışan bir sınıf oldukları için Molyer, daha çok, o zamanki burjuvaların örf ve adetlerini anlatarak alay etti. Ve zaten o devirde Fransa’daki sanayi, İngiltere’deki kadar ağırlaşmamış olduğu için, Fransa’daki “proleter” sınıfı da henüz teşekkül etmemişti diyebiliriz. Ve en mühimi de şu ki, Fransa’da tarımla geçinen ve kendi toprağını ekip biçen, kuvvetli bir çiftçiler sınıfı vardı. Oysaki İngiltere’de, bugün dahi, toprak asilzade sınıfının elinde ve çok mühim bir kısmı da hâlâ Kraliyet Ailesi’nin mülkiyeti altında. Dolayısıyla Almanya ve İngiltere’de çiftçi sınıfı devede kulak olduğu için, bütün ağırlık proleter sınıfa yüklendi ve proletarya çok daha sefalet ve eziyet çekti. İngiltere’deki proletaryanın sefaletini, akademik yazarların yanı sıra, zaten Charles Dickens de yazdı ve anlattı.

Halbuki bizdeki burjuvalar ise, bizde proleter sınıfı henüz teşekkül etmemiş olduğu için, herhangi bir sosyal sınıfın kanını değil, bütün bir milletin kanını emiyorlar. Ve zaten bizdeki burjuvazilik, daha çok, zihniyete dayanıyor ve bizdeki burjuvalar hiç çalışmadan, alnının teriyle kazanılmamış paraları harcıyorlar. Ve bu paranın en büyük miktarı doğrudan doğruya devletin kasasından çıkıyor veya gaspedilen kamu mülkünden geliyor. Yani kraliyet rejimlerinde olduğu gibi, “hazine-i seniye”den geliyor. Bugünkü Türk burjuvazisinin en büyük kabahati, proleter sınıfı ezmek değil, kabul edilmeyecek kadar cahil olmasına rağmen 16.000 dolarlık kol saatlerini gösteriş olsun diye satın alacak kafadan öteye gidememiş olmasıdır. Ve o saati o kadar akış dışı bir fiyata satın alacak parayı bulmak için de demokrasi denilen o tek dişi kalmış canavarı beslemekte olmasıdır.

Bizdeki bugünkü burjuvazi zihniyetini anlatabilmek için, evvela, propaganda ve reklamcılık tekniklerinden ve Türkiye’de bir “hastalık” haline gelmiş olan o tüketim “ihtirasından” başlamak gerek.

İkinci bir tesadüf de şudur ki, Atatürk’ün kurmuş olduğu cumhuriyetin 85’inci yıldönümüne rastlayan bu 29 Ekim günü, aynı zamanda da o meşhur 1929 Wall Street krizinin yıldönümü, Amerika’daki burjuvaziye yeni bir yol göstermiş olan o kriz, Hitler’i iktidara getiren amillerin de başında olmuş olduğu gibi, bizde de “demokrasi”nin ve “Türban”ın Türkiye’ye girmesine sebep olmuştu.

Gelecek haftaki sohbetimizde, Türkiye’deki yeni burjuva sınıfının biti nasıl kanlandı ve bu burjuvazinin, hangi amiller altında ve nasıl teşekkül edebilmiş olduğundan ve eski “hacı ağalar” ile bu günkü burjuvazi arasındaki farklardan dem vurmak üzere, hoşça kalın sevgili okurlar.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe