| Kaya Ataberk |
Düzenin sağı, solu
ve
Düzen partilerinin sağcılık ve Baykal’ın yaptığı Güneydoğu gezisi ve burada aldığı tavır, bazı gerçeklerin yeniden gözler önüne serilmesi açısından önemlidir. Bilindiği gibi AKP, açıktan Kürt-İslam faşizmi zemininde siyaset yapan bir partidir. Durduğu konumun gereği olarak da gün geçtikçe Şeriatçılığın ve Kürtçülüğün dozunu artırarak yoluna devam ediyor. Türkiye’de sağ partiler her zaman Kürtçü olmuşlardı ama AKP’ye gelene kadar genellikle bu yönlerini az çok perdelemek ihtiyacı hissettiler. AKP ile birlikte ise artık durum büyük ölçüde tersine dönmeye başlamıştır. Artık İslamcılık biraz daha gizli yapılmaktadır, Kürtçülük ise alabildiğine geniş bir hareket alanı bulmuştur kendisine. AKP o kadar azılı bir Kürt partisi konumundadır ki, artık DTP’yle Güneydoğu’da Kürtçülük yarışına soyunmaktadır. Türkiye’nin siyasi düzeninin “sol” kanadını oluşturan CHP ise Kürtçülük yarışının kazanma şansı olmayan bir koşucusu olarak sürece dahil oldu. Aslına bakılırsa CHP, tarihinin hiçbir döneminde solcu ve devrimci olamamış bir partidir. Türk tarihinin en büyük devrimcisi Atatürk’ün döneminde bile CHP genellikle bir devrim örgütü gibi değil, devrime ve Atatürk’e ayak uyduramayan muhafazakar bir yapı olarak kalmıştır. Atatürk, Türk Milleti’ni arkasına alarak devrimci dönüşümlere giderken, CHP’nin geneli bu atılımların karşısında yer almayı başarmıştı. Atatürk’ün varlığı CHP’yi devrim saflarında tutsa da bu durum 1938’de Atatürk’ün ölümüyle değişecektir. Bu nedenle CHP’nin düzen içi konumu pek yeni değildir. İnönü’yle beraber düzenin sol kanadı olma rolünü üzerine alan CHP, bugün sağ partiler kadar AB’ci, Amerikancı, serbest piyasacı bir parti konumundadır. Son yaşanan gelişmelerle beraber CHP’nin düzene dahil olma kaygısının sağcılaşmayı belirginleştirdiğini, girişilen Kürtçülük yarışının ise CHP’nin Atatürkçülükten ve milliyetçilikten tamamen kopuşunu simgelediğini söyleyebiliriz. Yıllardır bize; “Aman yine de CHP’ye dokunmayalım”, “Başka alternatif mi var?” diyen Atatürkçülerimiz ve solcularımız vardır. Şu gelinen noktada, böyle bir CHP’nin arkasında durmak sanırız ki artık ne bir Atatürkçünün ne de bir solcunun vicdanına sığacaktır. Artık düzen içi kalarak sol ya da Atatürkçü olmanın imkanının kalmadığı açıktır. Ancak bu gelinen nokta da bir anda yaşanan bir dönüşümün sonucu değildir. Bu tarihsel bir sürecin farklı bir düzlemde yeniden yaşanmasıdır aslında. Ve o tarihin de yeniden sorgulanması gerekmektedir. Osmanlı’nın sonu ve İttihat-İtilaf “kutuplaşması” Türkiye’nin sömürgeleştirilmesi ve bölünüp parçalanması için Batının ilk planlı saldırısı 19. yüzyılın sonuna rastlar. Bu dönem artık Osmanlı’nın kendine has toplumsal sisteminin yıkıldığı ve yerine Batılı uydu kurumların yine bizzat Batının dayatmasıyla ikame edildiği bir dönemdir. Meşrutiyet düzeni böyle bir çabanın ürünü olarak kurulmuştu. Dönemin siyasi atmosferi ise doğrudan Batıcılık, mandacılık ve teslimiyetçilikti. Batıcı Meşrutiyet düzenini getiren İttihatçılar ilk başlarda, İngiltere’nin desteğine güvenmekteydiler. Daha sonradansa İngiltere’yi kendi içlerinden çıkan İtilafçılara devrederek, Almanya’ya sarılacaklardı. İngiltere daha iyi işbirlikçiler arayacak kadar güçlüydü. Sonradan yarışa katılan Almanya ise Enver’lerle yetinmek zorunda kaldı. Görünürde, İttihatçılarla, İtilafçılar arasında ciddi bir kavga vardır. İtilafçılar serbest piyasa, adem-i merkeziyet gibi daha liberal politikaların savunucusu olurken, İttihatçılar ise daha milli bir çizgide görünmektedirler. Son derece Batıcı olan İtilafçılar aynı zamanda iyi Şeriatçılardır da… Dönemin ne kadar koyu yobazı varsa hepsi bu partide toplanmıştır. Ayını zamanda Yahudi, Rum ve Ermeni azınlıklar İtilaf saflarında etnik siyaset yapmaktadır. Ancak İtilaf’ın karşısında yer alan İttihatçıların da gerçek bir milli duruşu yoktur. Siyaset olarak Türkçülükten Osmanlıcılığa, Batıcılıktan İslamcılığa savrulup duran İttihat bir türlü yolunu bulamaz. İttihatçılar da en az düşman kardeşleri olan İtilafçılar kadar Batılı emperyalistlerden müttefik aramaktadırlar. En sonunda Almanya’da karar kılarlar ve Osmanlı’yı Almanya’nın yanında savaşa sürükleyerek parçalatırlar. Ortada ciddi anlamda bir sahte saflaşma vardır. Çürüyen Osmanlı’nın bu iki partisi suikastlarla, baskınlarla, darbelerle birbirlerini boğazlarlar ama sonuç olarak ikisi de Türk Milleti’nin değil Batının yanındadır ve bu çürümüş düzenin çıkar sahibi olan cephesindedirler. Aralarındaki kavga da aslında bu düzenin kaymağını kimin yiyeceğinin belirlenmesi üzerine kuruludur. Doğru, İtilaf açıktan İngiliz işbirlikçilerinin, hainlerin, Şeriatçıların partisidir ama İttihat da hiçbir zaman işgale karşı direnişin, antiemperyalistlerin partisi olmayacaktır. Sevr gelip çattığında en “milli” İttihatçılar bile Amerikan mandacısı olacaktır. Bu düzenin dışına çıkmaksa tek bir isme özgü kalmıştır: Atatürk… Atatürk devrimciliği: Milliyetçi-halkçı antiemperyalizm Atatürk, devrimci olarak tüm bu bozuk düzenin, çürümüş yapının dışına çıkan tek isim oldu. Devrimcilik, esas olarak bu düzene ve bu düzenin sebebi olan sömürgeciliğe karşı isyanın adıydı. “Ya istiklal ya ölüm!” diyen Atatürk, Türkiye’nin ve dünyanın gelecekteki devrimci kuşaklarına da ışık tutmuştur. Atatürk Ulusal Kurtuluş devrimini başlattığında Almancı İttihatçılık Almanya’yla beraber yenilmiş ve iktidardan düşmüştü. İngiliz işbirlikçisi İtilaf ise İngiliz işgalinin hükümeti olarak iktidardaydı. Atatürk bir devrimci olarak bir taraftan emperyalistlerle savaşırken, diğer taraftan da İtilafçıların örgütlediği bölücü ve gerici ayaklanmalarla da mücadele ediyordu. Atatürk’ün ve Türk devriminin karşısında cephe alanlar İtilafçılar oldu. Atatürk için idam kararı verenler de yine İtilafçıların kurduğu mahkemelerdi. İngilizler kazanınca bu gericilik hakim olmuştu. Ancak Atatürk çok iyi biliyordu ki, Almanlar kazansaydı bu sefer de Türkiye Alman sömürgesi yapılacaktı ve oyunun başrol oyuncuları İttihatçılar olacaktı. Bu nedenle Atatürk, İtilafçılarla olan cepheleşmesinin yanında İttihatçılığı da reddetti ve ideolojik olarak mahkum etti. Atatürk ne Osmanlıcı ne de Turancı oldu. Atatürk birebir Türk milliyetçiliğini savunan devrimci bir antiemperyalizmin kurucusudur. Bu anlamda İttihatçılarla tam bağımsızlık konusunda anlaşması mümkün değildi. Diğer taraftan da Atatürk, bu devrimci milliyetçiliğin içini antikapitalist-kamucu bir halkçılıkla doldurmuştur. Yani İtilafçılığın Rum-Ermeni kompradorlarına dayanan düzenine karşı, yerli kompradorların “milli ekonomisi”ni isteyen İttihatçılıktan da tam bir kopuştur Atatürk’ün eylemi. Kısacası Atatürk, düzenin yarattığı sahte kutuplaşmayı da yıkarak çelişkiyi doğru zemin üzerinde ele almış ve mücadeleyi gene o zeminde vererek kazanmıştır. Esas kavga mazlum Türk Milletinin Batılı emperyalistler ve onların yerli işbirlikçileriyle olan kavgasıdır. Bu ana mücadele zemininin dışında kalan tüm kavgalar ise düzen içi çatışmalardır ve devrimcilerin bunların dışına çıkması esas kuraldır. Tek Adam, tek devrimci ve Türk Milleti Burada Atatürk’ün düzenin dışına çıkmasıyla milletin içine girmesinin eşzamanlı süreçler olduğunu görmeliyiz. İttihat-İtilaf kavgası halkın tamamen dışında gerçekleşen bir mücadeleydi. Atatürk ise tek devrimci olarak bu kavganın dışında konumlandı ve gerçek mücadelenin başına geçti. Ezilen Türk Milleti’ni emperyalizme karşı örgütledi, ayaklandırdı ve kazandı. O’nun kazanması sadece emperyalizmin değil, onun yaratığı düzenin de çöküşü oldu. Ama eski düzenin güçleri ölmedi, sadece Atatürksüz Türkiye’de ortaya yeniden çıkmak amacıyla uykuya daldılar. İşin daha da kötüsü Atatürk’ün en yakınında yer alarak, ona tabi olmak zorunda kalan İnönü gibiler bile içlerinde Meşrutiyet döneminin Batıcılığını ve dolayısıyla kapitalizmini, gericiliğini taşıyorlardı. Bu nedenlerle aslında CHP, hiçbir zaman ne Atatürk’ün partisi olabilmiştir ne de devrimci olabilmiştir… Atatürk ölür ölmez de Türkiye’de yeniden Batıcılık ve uydulaşmaya dönüş sürecini başlatan da CHP’nin kendisi olmuştur. İşin başında da İnönü vardır. Düzen içi kutuplaşma nasıl geri geldi? İnönü, bir devrimci değil, tam bir idare-i maslahatçıydı. Esasen içinde hep bir Meşrutiyet aydınının ruhunu taşımıştır. Zaten devrimci bir parti olmayı bir türlü beceremeyen CHP, 1938’de İnönü’nün eline geçince tamamen devrimcilikten kopacak ve düzenin içinde kendine bir yer bulacaktı. İnönü açısından Atatürk dönemi devrimciliği olağanüstü ve kötü bir durumdu. O düzeni normalleştirecekti. İlk geri adımlarını Batılılara ve CHP içindeki sağ kanada karşı attı. Ancak ilk sağcılaşma adımları bu kesimi tatmin ederek CHP’de kalmalarını sağlamak yerine, CHP’nin içinden tam Batıcı ve liberal bir parti olan DP’nin çıkmasına neden oldu. CHP’nin İnönü’yle beraber devrimciliği bırakıp sağa kayması, gerçek sağın iktidarını getirdi bir süre sonra. Artık iki düzen partisinin sağcılık yarışı başlamıştı. Bu kutuplaşma kıran kırana bir DP-CHP kavgası olarak görünse de, aslında durum iki grubun iktidar kavgasından ibaretti ve ciddi bir sağcılık yarışını da beraberinde getiriyordu. CHP ve DP bu çatışmayı yaşayadursun, DP’nin faşizme varan sağcılığına devrimci ve gerçek tepki 27 Mayıs’ta Ordu-millet ittifakından gelmiştir. Ancak 27 Mayıs’ın sonuç alınamadan sahneden çekilmesi aynı düzenin değişmeden devam etmesine neden olacaktır. Düzenin her iki tarafı da, yani sağı da “sol”u da her geçen gün daha da sağcılaşacaktır. Sağcıların açık Amerikancılığına karşı, CHP de hep Batıcı bir parti olarak kalacaktır. Liberallere karşı, CHP de serbest piyasacı olacaktır. Artık düzen kendini yeniden tesis etmiştir. Sağ “sol”u da gericileştirdi Çok fazla gerçek bir sol olarak değerlendiremeyeceğimiz açık olsa da gene de bir mücadelenin olduğu açıktır. Sağ ile kendi zeminini terk ederek kavgaya giren bir sol vardır karşımızda. Türkiye’de sol, özellikle de CHP bilerek ve isteyerek sağa öykünmekte, ona benzemeye çalışmakta ve onunla sağcılıkta yarışmaktadır. Bu da aslına bakarsanız sağın arayıp da bulamayacağı bir durumun, sol tarafından yaratılarak, altın bir tepsi içinde sağa ikram edilmesi demektir. Yakın tarihimiz boyunca bu ucube durumun örnekleri saymakla bitmez. Sonuçta akıl ve mantık, sol ve sağın farklı toplumsal kesimlerin temsilcisi olması gerektiğini söyler. Aralarındaki bu sınıfsal mücadeleden doğan sınıfsal karşıtlık, ideolojik ve politik alanlarda da karşıtlığın temelidir. Sağ, sermaye kesimlerinin temsilcisiyken, sol da emekçi kesimlerin temsilcisi olarak ortaya çıkmıştır tarih sahnesine… Bu nedenle de sol bir partiden beklenen; ezenler ve ezilenler arasındaki bu uzlaşmaz karşıtlıkların zemininde gerçek bir sol tavır alarak, sağ iktidarlara karşı mücadele etmesidir. Ancak Türkiye’de durum bunun tam tersi olmuştur. Doğru, 1950’lerden beri Türkiye’yi hep sağ iktidarlar yönetmiştir ama bunun karşısında da hep CHP’nin solculuktan kaçan tavrı muhalefette kalmıştır. CHP liberal, Batıcı ve gerici sağcılığa karşı kamucu, milliyetçi, antiemperyalist politikalar üretmek yerine yanlış bir tavır içine girmiştir. Hep kendilerinin öyle çok da sol olmadığını, en az iktidar kadar serbest piyasayı savunduklarını, Batı ittifakını en iyi kendilerinin savunacağını iddia ederek sağ iktidarın elbisesinin kendi üzerine de uyacağının iddiasında olmuştur. Burada tabii ki kazanılmak istenenin halkın oyu değil, Batılı emperyalistlerin beğenisi olduğu da ortadadır. Bu durum da gerçek bir kısır döngü yaratmaktadır. Sağa karşı sağcılık yapan CHP çizgisi doğal olarak hiçbir zaman halkın desteğini alamamıştır. Gerçek sağ dururken sağa oy vermek isteyenler neden taklidine oy versinler ki? Aynı durum Batılı emperyalistler için de geçerlidir. Onlar desteklerini sağa sunmaya devam ederken, CHP solunun durumuna sevinirler ama bir türlü destek de olmazlar. Kısacası CHP’nin sağcılık yarışına girmesi hiç işine de yaramaz. Bu durum ancak sağcılaşan CHP’nin bir türlü iktidar olamayışının yaratıcısıdır. Bir türlü hakla buluşamayan bu “sol” da artık “Halk soldan korkuyor” anlayışının savunucusu olarak daha da sağcılaşmanın propagandasını kendi kendine yapmaktadır. Oysa ortada sol adına bir şey yoktur ki halk destek olsun! DEV-GENÇ ve TİP gibi antiemperyalist, Atatürkçü, sosyalist hareketler istisnadır. Bunlar bir dönem gerçek bir sol mücadele vererek halkın da desteğini bulmayı başarmışlardır ama 12 Mart ve 12 Eylül faşist darbeleri tarafından ezilerek susturulmuşlardır. Doğan Avcıoğlu, Türkiye siyasetinde sağ partilerin, solu da “cılk” ederek sağcılaştırmasının analizini yıllar öncesinden yapmıştı. Özellikle bu durum DP’nin sağcı propagandasına karşı CHP’nin 1946-1950 arasında yaptıklarında somutlanır. DP’nin sağcılığı karşısında her gün geri adım atan CHP, kendi elleriyle Türkiye’de Atatürk’ten geriye kalan her şeyi ortadan kaldırmıştır. Türkiye’yi Batı ittifakına teslim eden de CHP olmuştur. İnönü, Atatürk dönemini anormal görerek kendi döneminde normalleşme adına karşı devrimcilerle barışma politikası izlemiştir. En sonunda da DP’ye sahneyi terk etmiştir. Artık Türkiye’nin siyasi hayatında sağ egemendir ama solunda da gerçek bir sol değil, CHP’nin sağcı anlayışı vardır. Bu, günümüze kadar da gittikçe ağırlaşarak devam eden bir süreç olarak devam edecektir… Düzenin “solu”na mahkum olmak İnönü’den Ecevit dönemine geçilirken CHP artık kendisine bir konum da bulmaktadır. CHP, kendisini ortanın solunda tanımlamaktadır ama bu yaklaşım AP-Demirel çizgisine göre solda olmaya karar kılmış bir yaklaşımın değil, gerçek devrimcileri “aşırı” sol olarak algılamanın ürünüdür. Bu dönemde CHP, sosyalist, antiemperyalist harekete karşı düzenin sigortası olmaya çalışmıştır. Bunu yaparken de öyle bir sol tanımlamıştır ki, içinde ne devrimcilik vardır ne de Atatürk. CHP, artık açık bir redd-i miras çizgisine geçmiştir. 12 Eylül’ün ardından yaşananlar daha da vahim olacaktır. Özal’ın arsız liberalizmine ve gericiliğine karşı o dönemin SHP’si de sosyal-demokratlık görüntüsü altında bir liberalizmin kollarına atılmış durumdadır artık. Artık; “Halkçı Ecevit” dönemlerinin kağıt üzerinde de kalsa bir nebze oy alabilen politikaları tamamen çökmüş durumdadır. SHP en az ANAP kadar serbest piyasayı, AB’yi savunmaktadır. Kendisine AB ülkelerinin sosyal-demokrat partilerini örnek almaktadır. SHP bir taraftan 12 Eylül’de yenilmiş kitleleri reformculaştırmanın bir aracı olurken, Özal’la da sağcılık yarışını Kürtçülük yarışına kadar vardıracaktır. Özal, federasyon meselesini ilk kez açıktan söyleyerek ulus devlet düşmanlığını açıklarken, SHP de bu yarışın içinde yerini almıştır. Bir taraftan Baykal’ın bugün yeniden ısıtıp gündeme getirdiği Kürtçü 1989 raporu hazırlanırken, diğer taraftan da Leyla Zana ve diğer HEP’liler CHP tarafından TBMM’ye sokulacaktı. Bu sürecin devamı herkesin bildiği gibi AKP’ye ve Kürt-İslam faşizmine çıkar. Bugün daha açık görebilmekteyiz ki sağ kendi görevini yaparak Türkiye’yi kendi istediği noktaya taşımıştır. Düzenin solu da bu durumda onun en büyük destekçisi olmuştur. Bugün, AKP karşısında her gün daha da savrulan CHP bu tarihsel durumun ürünüdür, sonucudur. Artık, düzenin soluna Türk Milleti’nin mahkum bırakılmaması gerekmektedir. Atatürkçü seçenek: Düzenin dışında devrimcilik yapmak! Atatürk’ün tarihsel seçeneğini hatırlayalım. Atatürk İttihatçıların ve İtilafçıların kısır düzen iç kavgasının dışında konumlanıp devrimci yöntemlerle Türkiye’nin kaderine yön vermişti. Atatürk’ün mücadelesi devrimci, halkçı ve sol bir mücadeleydi. Halkın desteğini de sonuna kadar arkasında bulmuştu; çünkü ezilenlerin ihtiyacına cevap veriyordu. Emperyalizme ve kapitalizme karşı savaşıyordu. Ardından gelenler ise İttihat-İtilaf ikilemini dirilttiler ve CHP’yi düzen içi kutuplaşmanın, sağcılık yarışının bir kanadı yaptılar. Bugün, CHP’nin AKP’den hiçbir konuda farkı kalmamıştır. Serbest piyasacılıksa CHP de onu savunmaktadır, AB ve ABD yandaşlığında CHP, AKP’den geri kalmamaktadır. Hatta laiklik bile CHP’nin pek de arkasında duramadığı bir ilke olarak kalmaktadır artık. Ecevit’in icat ettiği “inançlara saygılı laiklik” ucubesi AKP’nin dinciliğine karşı atılan bir geri adımdır ve bugün CHP’ye de hakimdir. Baykal’ın son Güneydoğu gezisi ise CHP’nin artık Kürtçülük konusunda da AKP ile yarışacağının işaretidir. Bu yarış yeni değil ve bu yarıştan kazançlı çıkan hep sağ olmuştur. Düzen, sağ kazansın diye işlemektedir. Sağa daha fazla kazandırmak istemeyenler Atatürk seçeneğinde birleşmelidir. Düzenin dışına çıkılarak devrimci olmak dışında bir zafer yolu yoktur. Atatürkçü ve solcu olabilmenin tek koşulu devrimci olmaktır. Solun bu sıkıntısı Devrimci Parti’de aşılacaktır. “Ya istiklal ya ölüm!” diyebilen devrimcilerin partisinde…
|