04.02.2008/Sayı:171
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Ekonomi
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Dünya Yavuz Selim

Aşkın gözü kördür

Carla BruniFransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ile yaşadığı sansasyonel aşk ile bir anda dünya gündemine oturan Carla Bruni, bu kez İspanyol magazin dergisi DT’de yayınlanan yeni fotoğrafları ile gündeme damgasını vurdu. Sarkozy ile Bruni’nin evlenme hazırlıkları içerisinde olduğu söylentilerinin ayyuka çıktığı bir dönemde yayınlanan bu fotoğraflar ikilinin arasına kara kedi girmesine neden olabilir.

Çok yakın zamanda çekildiği söylenen bu fotoğraflarda Carla Bruni siyah çizmesi ve parmağındaki yüzük dışında çırılçıplak. Medya ise Bruni’nin fotoğrafları için manşeti çoktan bulmuş durumda: “Carla, Sarko’nun verdiği yüzükle çıplak poz verdi.”

Sarkozy’nin bu son fotoğraflar hakkında ne düşündüğünü ya da fotoğraflar yüzünden ikilinin arasına kara kedi girip girmediğini bilemiyoruz ama Mısır tatili sırasında Sarkozy ile el ele, diz dize görünen Bruni’nin Mısır tatilinin ardından Korsika kıyılarında tek başına yeni bir tatile çıkması kafalarda soru işaretleri oluşturuyor. Carla Bruni’nin gazete köşelerine fazla yansımayan ama bizim de katıldığımız bir sözü kuşku duymak için bize gereken kanıtları veriyor: “Fransızları hiç sevmem. Çok negatif ve burunları havada. Ama Sarkozy başka...”

Belki Bruni de Sarkozy’nin diğerlerinden pek farkı olmadığını Mısır tatili sırasında anlamıştır. Belki de Sarkozy’nin düzeyinden sıkılmış olabilir. Ne de olsa düşünce yapıları ve eğitim düzeyleri birbirine taban tabana zıt. Örneğin Carla Bruni İtalyanca, İngilizce, İspanyolca ve Fransızca biliyor. Doğduğundan beri sanatla iç içe yaşıyor. Sanat ve mimarlık eğitimi almak için geldiği Paris’te eğitimini mankenlik yüzünden yarım bırakmasaydı onu belki sanatçı, belki de mimar olarak görecektik. Sarkozy’nin eğitim düzeyi ve dünya görüşü ise... Neyse, kimsenin sinirini bozmayalım. Yaşamı boyunca hiçbir sağ partiye oy vermediğini söyleyen ve Sarkozy’nin ırkçı göçmen politikalarına en başından itibaren karşı çıkan Bruni’nin Sarkozy’den ne bulduğunu zaten en başından itibaren anlayabilmiş değiliz. Ama aşk bu. Ota da konar ...... hesabı durumu fazla kurcalayacak değiliz.

İngiliz gazeteci Simon Mills’in yazdıkları ise çıplaklığın zaten Carla Bruni’nin doğal hali olduğunu gösteriyor. Daily Mail gazetesi yazarı Mills, röportaj yapmak için gittiği Carla Bruni’nin kendisini daire kapısında üstsüz olarak karşıladığını söylüyor. Ünlü mankenin o sırada makyajını yaptığını ve halinden pek de rahatsız görünmediğini belirten Mills, bunun kariyerinde bir ünlüyle en güzel tanışma olduğunu belirtmeden de geçemiyor.

Hani mankenler hakkında yaygın bir inanış vardır; güzellikleriyle akılları ters orantılıdır diye. Carla Bruni bu tanımın dışında görünüyor gibi. Bu yalnızca üç yabancı dil bilmesiyle ya da solcu olduğunu söylemesiyle ilgili değil elbette. Fransızlardan nefret ediyormuş... Doğru söze ne denir? Ama ekleme yapmak gerekiyor. Biz ise Üçüncü Dünyalılar olarak yalnız Fransızları değil, dünyayı sömüren hiçbir Batılıyı sevmiyoruz. Ama yine de, Batılı olmasına karşın Carla Bruni’nin siyasi duruşu ve her fırsatta üzerine basa basa tekrarladığı bir konu ona kanımızın ısınmasına neden oluyor: “İtalyanım ve İtalyan olmaktan gurur duyuyorum.” Neymiş, İtalyalı değil İtalyanmış! Açık açık, göğsünü gere gere İtalyan olmaktan gurur duyduğunu ifade ediyor. Kadın Fransa’nın neredeyse first lady’si olacak ama her fırsatta İtalyan kimliğini açıklamaktan geri kalmıyor. O çok demokrat ve uygar Avrupalılardan bir tanesi bile kalkıp onu provokatörlükle ya da ırkçılıkla suçlamıyor. Ne mutlu Türk’üm diyemeyen siyasetçilerimizin kulakları çınlasın! Belki Tanrı dileklerimizi kabul eder de bizim de böyle bir first lady’miz olur.


George Habaş öldü:
Bağımsızlık ve sosyalizme adanan bir yaşam

George HabaşFilistinliler Arafat’ın ölümünün ardından neredeyse iyi bir habere hasret kaldılar. Bir taraftan İsrail ablukası, bir taraftan Hamas’ın Şeriata indirgenmiş bağımsızlık mücadelesindeki beceriksizliği derken en sonunda Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin efsanevi kurucularından, gerçek bir vatansever ve milliyetçi George Habaş’ın ölüm haberiyle sarsıldılar.

Kalp rahatsızlığı nedeniyle tedavi gördüğü Ürdün’ün başkenti Amman’da geçirdiği kalp krizi sonucu 81 yaşında yaşamını yitiren George Habaş için Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas üç günlük ulusal yas ilan etti. Abbas’ın “Filistin tarihinin büyük özgürlük savaşçılarından biri” nitelendirdiği Habaş, tüm yaşamını Filistin davasına adayan efsanevi bir önderdi. 2000 yılında ağır sağlık sorunlarından dolayı Filistin Halk Kurtuluş Cephesi liderliğini bırakmak zorunda kalan Habaş, bağımsız bir Filistin devletinin kurulması için silahlı mücadele verilmesini savunan kişilerin en başında geliyordu.

1925 yılında, şimdi İsrail’in elinde bulunan Lod’da, bir Rum Ortodoks ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Habaş’ın tüm yaşamı mücadelenin izleriyle doluydu.

Beyrut’taki Amerikan üniversitesinde eczacılık eğitimi alan Habaş tıpkı Che gibi mesleği yerine devrimciliği tercih etti. Arap ulusu da ona mesleğinden dolayı El Hekim lakabını vermeyi uygun gördü.

1967 yılındaki Arap-İsrail savaşında Arapların yenilgisi üzerine Mustafa Zibiri ile birlikte silahlı mücadeleyi sosyalist temelde sürdürecek Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’ni kuran Habaş, yaptığı eylemler ile de örgütün adını tüm dünyaya duyurdu. Bunların en ünlüsü ise bir Air France uçağının Entebbe’ye kaçırılması idi. Dünyanın ilk kadın hava korsanı olan Leyla Halid de örgütün en tanınmış üyelerinden biriydi.

George Habaş’ın Ürdün’de düzenlenen cenaze törenine de binlerce insan katıldı. Habaş, Filistin bayrağına sarılı bir tabutla getirildiği Rum Ortodoks Kilisesinde düzenlenen cenaze töreninin ardından Amman’ın doğusundaki Sahab mezarlığına defnedildi.

Batılıların terörist yaftası yapıştırmak için gösterdiği tüm çabaya karşın, sosyalizmin ışığında tüm bir Arap ulusu adına bağımsızlık mücadelesi yürüten Habaş tüm Arapların gönlünde de taht kurdu.

Ölümünün ardından Şeriatçı Hamas bile Habaş’ın hakkını teslim etmek zorunda kaldı. İsmail Haniye’nin, “Habaş’ın ölümü Filistin davası için çok büyük bir kayıp” açıklaması aslında bağımsızlık mücadelesinin hangi zeminde yapılması gerektiğini de herkese gösteriyor.

Kuşkusuz, Şeriat temelli bir bağımsızlık mücadelesinde bir Hıristiyanın, hele de bir sosyalistin adını duymak mümkün olmayacaktı. Tüm yaşamını Filistinliler için harcamış olsa bile...


Chavez’den antiemperyalist çağrı

Chavez’den antiemperyalist çağrıVenezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez, ziyaret için gittiği Nikaragua’da ABD emperyalizmine karşı yeni bir ortak eylem çağrısında bulundu. Bir sosyalist milliyetçi olarak örgütlü mücadelenin ne kadar önemli olduğunun bilincinde olan Chavez, Karayipler’le Orta ve Güney Amerika’nın gerçek bir dünya gücüne dönüşme zamanının geldiğini belirterek, “Bölünmüş olursak bağımlı kalmaya mahkumuz. Bu büyük fırsatın geçip gitmesine izin veremeyiz, daha iyi bir dünya kurmak için elimize geçen bu fırsat asırlarca tekrar karşımıza çıkmayabilir” dedi.

Hiçbir sonuca ulaşmayan Cumhuriyet mitingleri düşünüldüğünde Chavez’in birlik çağrısının ne kadar önemli olduğu ortada. Chavez’in sözünü ettiği bu son birliğin kapsamı ise, ALBA ile ifadesini bulan ekonomik birlikten çok daha büyük. ABD’nin askeri tehdidi altında olduğunun bilincinde olan Chavez aynı zamanda Nikaragua, Bolivya ve Küba’ya “ortak bir savunma stratejisi oluşturma ve kendi silahlı kuvvetlerini kurma” teklifinde bulundu. “Düşmanımız ortak: Birleşik Devletler İmparatorluğu. Eğer içimizden birine saldırırlarsa, bu hepimize yapılmış bir saldırı olacak” diyen Chavez’in bu önerisi bize yıllar önce Atatürk’ün emperyalist Batıya karşı kurduğu Sadabad Paktı’nı anımsattı. Chavez gerçekten de tüm uygulamaları ile bilinçli ya da bilinçsiz olarak Atatürk’ün yolundan gittiğinin işaretini veriyor. Ne de olsa aklın yolu bir.


Ekmek bulamıyorlarsa çamur yesinler

Çamurdan yapılan kekler şu anda Haiti’de en gözde yiyecek.Vaktiyle Fransa Kraliçesi Marie Antoinette’nin, açlık çeken halkı için “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” dediği rivayet edilir. Kraliçe belki o günleri göremedi ama vaktiyle Fransa’nın sömürgesi olan ve Amerika kıtasında ABD’den sonra bağımsızlığını ilk kazanan ülke olan Haiti’de halk artık çamur yiyor. Çamur derken bir benzetme yapmıyorum. Haitililer petrol ve gıda fiyatlarındaki yükselişten dolayı gerçek anlamıyla çamur yiyorlar.

Küreselleşmenin tüm dünyayı refaha götüreceği tezlerinin nasıl bir safsata olduğunu görmek için Haiti’den gelen son görüntülere kısa bir süre bakmak yeterli. Kapitalizmin doğal bir sonucu olarak bir kesim zenginleşirken, çok büyük bir kesim artık yiyecek bir kap yemek bile bulamıyor. Çamurdan yapılan kekler şu anda Haiti’de en gözde yiyecek. Kapitalist sistemin bir türlü zenginleştirmeyi başaramadığı Haiti’de insanlar, size her ne kadar garip gelse de, taştan arındırdıkları çamuru tuz ve biraz da yağ ile karıştırarak kek yapıyorlar.

Kronik beslenme yetersizliğinin son derece yaygın olduğu ülkede, yetkililer her ne kadar bu durumun çok riskli olduğunu söylese de, halkın büyük bölümünün başka bir seçeneği de yok. Haitililer çamurdan yapılan kekleri elbette zevk için yemiyor. Halkın yüzde 55’inin günlük 1 doların altında geçinmek zorunda olduğu bu ülkede bir kutu pirinç konservesinin fiyatı bile 2 dolar.

Bioyakıtın tüm dünyada giderek yaygınlaşması gıda fiyatlarının artması da bu durumun başlıca nedenlerinden birisi. Chavez, Lula’ya yaptığı uyarılarında çok haklıymış. Belki artık gıda fiyatlarındaki artış artık Haitilileri o kadar ilgilendirmiyor ama kek yapmakta kullanılan çamura olan zorunlu talep, bu çamurun fiyatının da bir yılda 3 kat artmasına neden olmuş. Batı Yarımküre’nin en yoksul ülkesi olan Haiti’nin tam karşısında ise çözüm yolu bütün çıplaklığıyla duruyor: Sosyalist Küba.

(Bu arada bazen internet reklamlarının ne kadar mide bulandırıcı olduğunu da keşfetmiş bulunuyorum. Örneğin bu haberin geçtiği sitelerde “kek” sözcüğünün üstüne fare ile gelindiğinde ortaya çıkan bilmem ne marka fırının ne kadar güzel kek pişirdiği reklamı gerçekten sinir bozucu oluyor.)


Biraz geç olmadı mı?

Avustralya hükümeti uzun yıllar sonra, izlediği sömürgeci politikalardan dolayı kıtanın gerçek halkı olan Aborjinlerden yalnızca “hükümet adına” özür dilemeye hazırlanıyor. Avustralya hükümeti uzun yıllar sonra, izlediği sömürgeci politikalardan dolayı kıtanın gerçek halkı olan Aborjinlerden yalnızca “hükümet adına” özür dilemeye hazırlanıyor. Yerli İşleri Bakanı Jenny Macklin, Parlamento toplandığında ilk gündem maddesinin yerli halktan özür dilemek olacağını açıkladı. Başbakan Kevin Rudd da, partisinin seçimleri kazanmasının ardından Parlamento’nun Aborjinlerden “resmen özür dileme” kararı alması için çalışacağını söylemişti.

Fakat Başbakanın açıklamasına göre bu özür Avustralya halkını kapsamadığı gibi aynı zamanda yapılanlardan dolayı tazminat ödemeyi de kapsamıyor. Jenny Macklin de özrün sembolik anlamı olacağını söylüyor. Dostlar alışverişte görsünler misali.

21 milyon nüfuslu Avustralya’da şu anda 450.000 dolayında Aborjin yaşıyor. 1770 yılında Kaptan James Cook’un kıtaya ayak basmasından önce sayıları 1 milyonu aşan Aborjinler, 1788 yılı ile 1900 yılları arasında Beyaz Adam’ın kıtaya getirdiği hastalıklar ve soykırım politikaları yüzünden nüfuslarının %90’ını kaybettiler. Ülkenin en alt tabakasına mensup Aborjinler arasındaki suç oranı şu anda diğerlerine göre 11 kat daha fazla durumda. Bunun başlıca nedeninin ise yoksulluk, işsizlik, yetersiz eğitim ve ırkçılığa karşı tepki olduğu belirtiliyor. Kısacası bu oranın bile temel sorumlusu yine Batılılar. Üstelik Batılılar yalnız bununla da yetinmeyerek 100.000 Aborjin çocuğu asimile etmek üzere ailelerinden koparmışlardı. Tek gerekçeleri ise Aborjinlerin “lanetli bir ırk” olması ve bu çocukları kurtarmanın insanlık gereği olmasıydı. Yıllar sonra Bush’un da aynı gerekçelerle tüm dünyaya savaş açıyor olması bazı şeylerin hiçbir zaman değişmeyeceğini gösteriyor.


Rio’da karnaval coşkusu başlıyor

Latin Amerika kıtasının en büyük eğlencesi olan Rio Karnavalı bir kez daha tüm coşkusuyla başlamaya hazırlanıyor. Rio de Janeiro kentinin anahtarlarının Kral Momo’ya teslim edilmesi ile başlayacak olan karnaval sırasında insanlar bütün bir yılın yorgunluğunu eğlenerek üzerlerinden atmaya çalışacaklar. Rio Belediye Başkanı da karnaval süresince tüm yetkilerini sembolik Kral Momo’ya devredecek.

Güney Yarımküre’de bulunması dolayısıyla yaz mevsiminin yaşandığı Brezilya’ya karnaval süresince yaklaşık 700.000 turistin gelmesi bekleniyor. Yani bu karnaval Brezilya ekonomisi için aynı zamanda büyük bir gelir kaynağı demek. Karnaval sırasında her yıl yaşanan suç olaylarını önlemek için tam 9.000 polis görev yapacak. Aynı zamanda 13 samba okulu da, 40 kişilik jüri tarafından birinci seçilebilmek için Sambadrome’da tüm yeteneklerini sergileyecek.

Sembolik Kral Momo’ya karnaval süresince biçilen görevler aslında gerçek krallara ve başkanlara yapmaları gerekenleri yeniden anımsatabilir: “Kral Momo, tüm düşük maaşlı devlet memurlarının, işçilerin maddi-manevi koruyucusu olacak, tüm lüzumsuz cadde-sokak çukurlarını güzelce dolduracak... Asasını sihirli değnek gibi sallayarak fakir fukaranın hamiliğine soyunacak.’’

Latin Amerikalıların eğlencesinin içinde bile antiemperyalist söylemler eksik olmuyor doğrusu. Fakirin ekmeği umut demişler.

Biz de, yurtdışında gezmekten Türkiye’ye uğramayı bir türlü başaramayan yöneticilerimizi ya ne yapıp edip bu karnavala göndermeli ya da karnaval bitiminde Kral Momo’nun bu ülkede siyaset yapmasını sağlamalıyız. Hiç değilse ithal de olsa kesesi yerine Türk halkını düşünen bir siyasetçimiz olur böylece. Ve biz de hep bir ağızdan bağırırız: “Çok yaşa Kralım!”


Bir diktatörün sonu

Suharto

Suharto'nun cenazesinin arkasından yalnız askerler yürüdü

 

 

Ve bir başka ölüm haberi de Endonezya’dan geldi. Fakat bu kez ölünün arkasından yürüyenler sıradan halk değildi: Devlet görevlileri, askerler ve onun iktidarı döneminde zengin olan insanlar. Sözünü ettiğimiz kişi 1965 yılında CIA destekli askeri bir darbeyle iktidara gelen ve ülkeyi 32 yıl boyunca totaliter bir biçimde yöneten Suharto.

Suharto’ya iktidar yolunu açan ise Endonezya Komünist Partisi PKI’nin giderek güçlenmesi oldu. Sovyetler Birliği ve Çin’in ardından 3 milyon üyeyle dünyanın en büyük üçüncü komünist partisi olan PKI, ABD için gerçek bir tehditti. Soğuk Savaş’ın sürdüğü bu yıllarda Suharto da bu tehdidi yok etmek için CIA tarafından seçilen kişi oluverdi.

Darbenin ardından iktidara gelmesiyle birlikte kendi halkı üzerinde totaliter bir tahakküm kuran Suharto, 32 yıllık iktidarı boyunca sayısı 1 milyona ulaşan insanı ABD çıkarları uğruna katletmekten çekinmedi. ABD çıkarlarını korumanın ödülü ise, ailesiyle birlikte zimmetine geçirdiği 25 milyar dolar oldu. Fakat 1998 yılında onun için de yolun sonu görünmüştü. Aleyhine yapılan protestolara katılan insanların sayısının olağanüstü artması üzerine belki de yaşamı boyunca verdiği en akıllı kararı vererek iktidarı bıraktı. Bu kararı onu bir diktatörün tipik sonundan kurtardı.

Endonezya muhalefeti, Suharto’yu yaptıklarından dolayı yargılayamadıkları için şimdi halktan özür diliyor. Suharto’nun büyük kızı bile babasının ölümünün ardından, Endonezya halkından babasının hatalarını bağışlamasını istiyor.

Suharto tipik bir işbirlikçi gibi yaşadı ve öldü. Mezarı bile Cava’nın orta kesimlerindeki Solo’da, bölgenin soylularına ayrılan bir mezarlıkta. Yani öldükten sonra bile kendi halkı arasına karışabilme şansını çoktan yitirmiş. Endonezya hükümeti resmiyet gereği ülkede yedi günlük yas ilan etti ama ailesi dışında hiç kimse arkasından yas tumayacak gibi...



Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe