| Umut Yalım |
Rivâyet İnsanları-1 Merhaba Sağdıç, nasılsın? Bilemezsin ki, belki de uz gidilen yol, öz gidilen yoldur ve bir daha da bilemezsin ki, az gidilen yol, belki de uz gidilen yoldur; velhâsıl konuşmamız gerekir... Şol rivâyet şundur ki; karanlık alaca, açlık alacaklı olduğu vakit; ırmaklar derin uykuda, kuyuda serin su öldüğü vakit; toprak çorak ve aç, dağlar muhafazakâr kaldığı vakit; Rüzgârlıbayır’da, Elmadağ’da ve Nemrut’un eteğinde; Diyârbakır’da, Hasandağ’da ve Rize’nin öteğinde; Afyon ovasının kıkırdak soğuğunda, Adana obasının kırbaç sıcağında; İstanbul’un nihâvendinde ve Sivas köylüğünde bir hayat nihâyete erdiğinde; başsız bir beden dolaşa dururmuş, şol yatağın döşeğinde; köylüler öyle diyeler. Belkim ölenin başını alacak, ancak hayır, kimsenin hakkında gözü yok; bilesin Sağdıç. Kul hakkı, pir hakkı deyüp, kömür verir imiş köylüler kışları. İstemezmiş. Ol hakkı, öl hakkı deyüp, ömür verir imiş köylüler. İstemezmiş. Şekere şükür, ekmeğe selâm, çaya eyvallah der imiş, ancak, istemezmiş. Köylüler öyle diyeler. Hatta, dardakine arpa, derttekine dermân, geceye ay, tarlaya buğday, bülbüle gül, ıssıza yol, kimsesize yer verir imiş; yağmur salkım saçak olduğu vakit; yalnızlık örümcek gibi içreni ördüğü vakit; bağ ve bağbân olmayan güllerin solduğu vakit; Sarıkamış’ta, Harran’da ve Kaçkar eteğinde; Ödemiş’te, Kızılcahamam ve Kırşehir öteğinde; Ağrı Dağı’nın zar soğuğunda, Güzelcebağ’ın ar sıcağında; Aydın’ın zeybeğinde ve Mersin köylüğünde gâvur açlık eve değdiğinde; o başsız beden yine dolana dururmuş, şol ocağın eşiğinde; kimselere rahatsızlık vermeden, yardım ettiğini bildirmeden, çünkü, varda gözü yok, yokta özü çok imiş; köylüler öyle diyeler... Yâr sözüne uyulmaz, yağmur yağarsa ayak sesi duyulmaz imiş. Ne zaman saz sussa, gaz lâmbaları kısılsa gelir imiş. Neredeni, nedeni, kimi, kimsesi var mıdır, bileni yok. Nasılı, asılı, ili, adı var mıdır, bileni yok; bileni yok, amma seveni çok. Seveni pek olduğundan, sevdiklerine benzetiyor imiş herkesler; köylüler öyle diyeler. Bir de yöre yöre değişir imiş benzettikleri; Aydınlı Yörük Ali’ye benzetir imiş, Menemenli Kubilay’a, Sivaslı Pir Sultan’a, Ayıntaplı Karayılan ya da Şahan Bey’e, Karadenizli İpsiz Recep’e, İstanbullu Kartallı Kâzım’a, Maraşlı Sütçü İmam’a benzetir imiş. Amma velâkin, ne dediydik Sağdıç? Yâr sözüne uyulmaz, yağmur yağarsa ayak sesi duyulmaz imiş; yağmur yağmur gibin yağarsa, O, 23 model bir kalpak giyer imiş. Köylüler öyle diyeler. Şayak kalpak, ay şavkında şakırdar Sağdıç. Geceleri bir fener gibi yolsuza yol olur imiş, yorulana dayanak, kol olur imiş. “Başı yok ise, nasıl kalpak giyer bu yiğit?” Kalpak baş değil, yürek ister imiş, Sağdıç, köylüler öyle diyeler. Hatta ve hatta yürek ve ikrâr ister imiş. Birden bir gece, ayın nice dolandığı bir gece, yine başsız dolana dururken, bir Tokat köylüğünde, çobanlardan bir çoban çıka gelmiş ve ayna tutmuş O’nun yüzüne, birden Ali görünmüş gözüne; sonra Ali’nin bakmış yüzüne, O görünmüş gözüne. Çoban, o gündür, bugündür, her ayın nice dolandığı gece, O’nu bekler dururmuş. Köylüler öyle diyeler. Bir de, Pınarbaşı’nı sel aldığı ve yâri karşıya geçirirken öl olduğu bir başka gece, yine O çıkayazmış, bir servinin peşi sırasından. Sele “Dur!”, öle “Gel!” demiş; sel dura, öl geleyazmış. Köylüler öyle diyeler. Son olarak da, iskelet gibi bir memur ailesi, et istemiş sofrasına, dört dakika sonra kapı çalınmış. Açmışlar, bakmışlar kimseler yok. Sofraya döndüklerinde dört çeşit et. Artık ne dert var imiş, ne tasa. Ancak bir de bakmışlar ki, sofra kenarında bir not: “Beni unutmayınız...” Bundan böyle artık ne et, ne de dert, günler, geceler O’nu beklemişler. Köylüler öyle diyeler. Ancak, herkesler de sevmez imiş O’nu. Yine başsız dolaşa dururken, ay karanlık gece, körpe bir yerlerde kıstırmışlar. Elleri kanlı birkaç kişi ve beride elleri kanlıya kanmış birkaç kişi daha. Alacaklı gibin baka duruyorlar imiş. İnsanın kahpesi de yine insana benzer be Sağdıç. Ayırt edemezsin. Kurunun yanında, yaş da yanar; söndüremezsin. Zarar gelmesin diye, elleri kanlıların berisindeki kurulara, seğirtip kılınç çekmemiş. Elleri kanlılar almış O’nu, götürmüş bir kuytuya. Kuytuya giderken içresinden: “O ellerin taşı bana hiç değmez de / yalnız dostun gülü yâreler beni” diye mırıldanmış. Üzülmüş, içresini çekmiş içresinden ve susmuş sonrasında. Elleri kanlılar bir gül dikeniyle bayıltmışlar O’nu ve nicedir başsız dolaşan gövde bir başa kavuşmuş. Ancak zorla ve zorbalıkla ve ancak nasıl bir baş Sağdıç? Korkak ve kıymık bıyıklı, kare suratlı, saçları fırça, gözleri sapa bir baş. “Bu olaydan sonra...” diyeler köylüler, ki birkaç yıl sürmüş, ne sofralara et, ne de toprağa başak gelmiş, ne yağmur yağmış, ne de gök ağmış. Çocuklar ağlamış, gelinler sütten kesmiş, başına kimi âdet diye kefen bağlamış, kimi utancından kendini asmış. Bundan gayrı, başsız dolanan adam dolana duramamış Niğde köylüğünde, Erciyas Dağı’nda, İzmir Kordon boyunda ya da yeni Kemaliye, eski Eğin’de. “Neden?” Çünkü bilemez misin Sağdıç? Aklın ak dediğine, yürek kara diyemez. Aklın zemzem istese, sen rakı içemezsin. Baş ve gövde bir bütündür ve gayrı bölünemez. Ancak gövdeye uymayan, bir baş imiş bu Sağdıç. Baş oraya dese bile, gövde oraya gitmiyor imiş. Gövde bir yere gitmek istese, baş izin vermiyor imiş; köylüler öyle diyeler. Baş gövdesini takmaz olmuş bir de. Gövdesine çizikler çekmiş jiletle, o fırça saçlarından sıyırmış kalpağı ve bir kıraca bırakmış; belkim akbaba ya da çakal-sırtlan kemiredursun diye. Ancak şol rivayet şundur ki, vakitlerden yine bir vakit, tanın demir tavında ve incir tadında dövüldüğü vakit; bozkurtların ulu dağlardan uluduğu vakit; Bayburtlu Zihni ve Nasreddin Hoca’nın güldüğü vakit; Kastamonu çarşısından demirciler, Burdur eşrafından semerciler, Bursa içresinden bıçakçılar, Trabzon yakasından balıkçılar, Konya ovasından sabanlar, Erzincan yaylasından çobanlar, Kozan başından rençberler ve Urfa sıralarından gençler, “O baş, bundan gayrı, daş olsun!” deyivermiş ve seğirtmişler kıraca atılan kalpağın ardı sıra. “Kalpak canlanmış mı ki?” Köylüler öyle diyeler Sağdıç. Bire birden havalanmış olduğu yerden ve gövdesine doğru seğirtmeye başlamış. Peşi sıra da, halk koşuvermiş ellerinde kılınç ve tüfenk. “Ya sonra?” Kalpak kesmiş o başı gövdeden ve halkın dilediği gibi, baş, taş gibi düşmüş olduğu yere ve bir gül gibin kurumuş. Köylüler öyle diyeler. Ve başsız o gövde yine dolana dururmuş hâlâ, bilin mi Sağdıç, yurdumun köylüğünde, kentliğinde, gâh gece, gâh gündüz? Yine kimsesizi kimse eder, yetime yeter, yâre bülbül gibin ötermiş; gerekene özür, gerekene nazar edermiş. Çorbaya mercimek, gence gelecek olur; geline tül, yâre gül olurmuş. Köylüler öyle diyeler... “Peki, benim anlamadığım bir şey var, neden başsızmış bu gövde, bu denli sevilip, sayılmasına karşın, bir şeylerden mi utanırmış?” Neden mi Sağdıç? Çünkü bu başına gelecekleri bilirmiş de ondan. Ve bilirmiş ki, bu göreceklerinden bir gün çok utanacak, görmemek için o göreceklerini, iki dünya gibin mavi gözlerini taşıyan o mübarek başını emanet etmiş bir pire; gün ola, devran dönene dek. Olur mu, olmaz mı, ben bilemem Sağdıç. Köylüler böyle diyeler... Neyse Sağdıç, sözü kısa, özü uzun tutalım. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim. Kolay ve rastgele Sağdıç. İyi akşamlar, iyi yaşamlar. Haydi hayırlısı...
|