27.08.2007/Sayı:151
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Kapak
Türkiye
Ekonomi

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Okan İşbecer

Ulusalcılık nerede yapılmalı?
“Amiral gemisi”nde mi
Bandırma vapurunda mı?

  

Hürriyet okurları tarafından dava arkadaşı olarak görülen yazarların bencil ve sorumsuz tavırları ibretlik bir ders olarak karşımızda duruyor. Bu vefasızlık en çok Emin Çölaşan’ı yaralamıştır herhalde. Ama en büyük sermaye gazetesinde yazarlık yapmak bunu gerektiriyor. Her şeyin başı patrona bağlılık olunca, yirmi küsur yıllık arkadaşlığın bile önemi kalmıyor. Bu, dersin boyutu. Öbürü ise şu ki, sermaye basınında yapılan muhalefetin de, ulusalcılığında belli bir sınırı var. O sınır ise patronun iki dudağı arasındadır. Büyük gazetelerdeki köşeleri mücadele mevzisi olarak gören ve her ne olursa olsun o mevziyi korumak gerektiğine inanan zihniyetin varacağı nokta eninde sonunda patron yalakalığıdır. Bunu da kimse aklından çıkarmasın.

AKP’yle Aydın Doğan anlaştı,
Emin Çölaşan’a yol göründü

Medya son iki haftadır Emin Çölaşan’ın işine son verilmesini tartışıyor. Bu konuda yazılıp çizilenler, özellikle de Hürriyet’teki dava arkadaşları denilen “ulusalcı” yazarların tepkisi -ya da zoraki yazdıkları yazılar- tam bir ibret vesikası olarak hafızalara kazındı.

Dinci basın Çölaşan’ın işten çıkarılmasını “Allah’ından buldu” diyerek sevinçle karşılarken, özellikle Atatürkçü ve ulusalcı kesimlerde moral bozukluğu ve suskunluk hakim. Tam da Emin Çölaşan’ın Şeriatçı bir dergiden yaptığı alıntıları köşesine taşımasından sonra işine son verilmesi, birtakım ulusalcıların sesinin kesilerek uslu çocuklar haline gelmesi için yetti.

Geçtiğimiz hafta konu ile ilgili kısa bir değerlendirmede bulunmuştuk. Bu hafta ise değerlendirmeyi biraz daha derinleştirerek farklı noktalardan meseleye eğilmeye devam edelim.

Burada tabii en önemli nokta, Emin Çölaşan’ın Atatürkçü çizgide, AKP’ye tam anlamıyla muhalif olması ve köşesinde ağırlıklı olarak belgeleri konuşturmasıydı. Bu anlamda basın camiasındaki en güçlü yazarlardan biriydi. Zaten işine son verilmesinden sonra ortaya konan okur tepkileri ve Hürriyet’in yaşadığı tiraj düşüklüğü de bunun göstergesi.

Amiral gemisinin kaptanı olarak Ertuğrul Özkök bir yazı yazdı ve Emin Çölaşan’ın Doğan Yayıncılık İlkelerine uyum sağlayamadığı için işine son verildiğini belirtti. Ancak bu yazıya kendisinin bile inandığını düşünmüyoruz. Mesele basit bir ilke meselesi değil. Ya da Emin Çölaşan yüzünden Aydın Doğan’ın ödemek zorunda kaldığı tazminatlar vs. de değil. Sonuçta Emin Çölaşan kadar etkili bir yazara sahip olmak, bir medya grubu için tüm bunların üstünde tutulabilir. Aydın Doğan, Emin Çölaşan’ı işten çıkarma riskine girdiyse, karşılığında kendisine çok büyük şeyler vaat edilmiştir...

Mesele, yeni dönemde her ne kadar daha yüksek bir yüzde ile iktidara gelse de, bir türlü kendini Türk Milleti’ne kabul ettiremeyen AKP iktidarının hiçbir muhalif sese tahammül edememesi ve her türlü yolu kullanarak muhalif sesleri susturma yoluna gitmesiydi. Aydın Doğan’ın da Emin Çölaşan’ı susturmak karşılığında hükümetle anlaşmış olma ihtimali oldukça yüksek. POAŞ meselesi için anlaşmıştır ya da başka bir şey için; bu hiç önemli değil. Önemli olan, burada sermayenin iktidarla kendi çıkarı için anlaşarak Çölaşan’ı feda etmesidir.

Hürriyet Çölaşan’ı ilk fırsatta bertaraf etti

Emin Çölaşan, Türkiye’nin en büyük sermaye gazetesinde ulusal duruş sergilemeye çalışmış ama içinde bulunduğu kurum onu ilk fırsatta bertaraf etmiştir. Emin Çölaşan bile bile Hürriyet gazetesinde yazmıştır ve patronu daha büyük çıkarlar için onu feda etmiştir. Kısacası Emin Çölaşan sermaye ile yaptığı işbirliğinin bedelini ödemiştir. Bu, Emin Çölaşan için de aynıdır, sermaye basınında kalem oynatan diğer yazarlar için de aynıdır.

Sonuçta sizin yazarlığınız parayı verenin iki dudağı arasında ise ulusalcılığınızın da, yazarlığınızın da pek bir değeri kalmıyor. Bir anda bir köşeye atılabiliyorsunuz.

Emin Çölaşan olayı bu ve bunun gibi birçok noktada üzerinde durulması gereken ve ibretle takip edilmesi gereken bir olay olarak karşımızda duruyor.

Burada üzerinde durulması gereken önemli bir kişi, Hürriyet’in müstakbel yazarı Yılmaz Özdil. Çünkü Özdil’in Hürriyet’e transferi aslında bir revizyonun ilk işareti olarak algılanmalı. Muhalif bir yazar getirilince yerine bir muhalifin gitmesi icap ediyordu. Gidecek kişiyi ise tahmin etmek hiç de zor değildi.

İşte bu yüzden Yılmaz Özdil’in son bir yıllık çıkışı ve inanılmaz yükselişi dikkate değer. Muhabirlikten gelen Özdil, Yeni Asır’da başladığı gazetecilik serüvenine Milliyet ve Star’da devam etti. Son olarak Sabah gazetesinde yazdığı köşe yazılarında gündeme geldi. Özellikle AKP’ye vuran muhalif yazılarıyla kısa zamanda medya dünyasının parlayan yıldızı oldu. Aynı grubun televizyonu olan ATV’nin de Haber Genel Yayın Yönetmeni olan Yılmaz Özdil, Bekir Coşkun ve Emin Çölaşan’la bir tutulmaya başlandı.

Seçimlerin hemen öncesinde yayınladığı veda yazısı ile Sabah’tan ayrıldığını duyuran Özdil, seçimlerin hemen ardından Hürriyet’e geçti. Hürriyet gazetesinde büyük reklamlarla duyurulan transfer, medyada da geniş yankı buldu. Türkiye’nin en muhalif köşe yazarlarını Hürriyet’in bünyesine toplayan Aydın Doğan, kısa bir süre sonra Emin Çölaşan’ın işine son verdi.

Bütün bu olaylar üst üste gelince insan düşünmeden edemiyor: Yılmaz Özdil’in çok kısa sürede Emin Çölaşan ayarında parlatılması ve Sabah’tan ayrılarak Hürriyet’e geçmesi, aslında çok önceden belli olan, Emin Çölaşan’ın işine son verilmesinin yaratacağı tepkiyi ve tahribatı hafifletmek için alınmış bir önlem olabilir mi?

Tayyip-Bekir Coşkun
tartışması ve Hürriyet

Hürriyet gazetesi Emin Çölaşan’ın işten çıkarılmasını okurlarına nasıl anlatacağını düşünürken imdadına Tayyip yetişti. Bekir Coşkun 15 Ağustos günkü köşe yazısında “Abdullah Gül benim Cumhurbaşkanım olmayacak” demişti. Katıldığı bir televizyon programında konu ile ilgili soruyu cevaplayan Tayyip Erdoğan, “Cumhurbaşkanını benimsemeyen vatandaşlıktan çıksın” dedi. Bu tartışmanın birkaç boyutu var. Biz burada sadece bir yönüne değineceğiz. Hürriyet gazetesi tartışmanın üzerine mal bulmuş mağribi gibi atladı. Günlerdir Bekir Coşkun’u manşetinden indirmeyen Hürriyet böylece hem ülke gündemini hem de kendi gündemini değiştirmiş oldu.

Tayyip Erdoğan’ın açıklaması üzerinden atlanacak gibi bir açıklama değil. Hürriyet’in bu açıklamayı günlerce manşetinde tutması da gayet normal. Hatta Başbakan’ın istifasını istese yeridir ama bunu yapmaz. Burada anormal olan, Hürriyet’in meseleyi bu kadar kişiselleştirmesi. Sanki Tayyip Erdoğan, Ertuğrul Özkök’e “Vatandaşlıktan çık!” demiş. Günlerdir Hürriyet sürmanşetten olayı vererek tek dertlerinin Bekir Coşkun’u savunmak olduğunu cümle aleme göstermeye çalışıyor. Belki de Ertuğrul Özkök, Emin Çölaşan olayından dolayı vicdanını rahatlatmaya çalışıyordur. Ama şu bir gerçek ki, Aydın Doğan, Emin Çölaşan’dan sonraki kahramanını bulmuş gibi. Bekir Coşkun’un sermaye basınında yeni ulusalcı kalemşör haline getirilmesi an meselesi.

Amiral gemisinde işler iyi gitmiyor. Özellikle seçimler sonrasında oy yüzdesini artırarak gelen AKP’ye karşı yeniden yapılandırma faaliyetleri çok hızlı başladı. Önce Sabah’ın yıldız muhalif kalemi Yılmaz Özdil transfer edildi. Sonra Fethullah’ın Zaman gazetesi Ertuğrul’un övgülerine mazhar oldu ve Ertuğrul köşesinden Ekrem Dumanlı’yı övgüye boğdu. Sonrasında ise Başbakan’ın da gençliğinde yakın olduğu İBDA-C’nin Baran isimli dergisini köşesine çıkaran Emin Çölaşan birdenbire işinden oldu.

Daha önce aynı gazeteden çıkarılan Fatih Altaylı, bir televizyon kanalında yaptığı açıklamada, bir aydır Emin Çölaşan’ın kovulmasını beklediğini belirtmişti. Ayrıca Altaylı, Ertuğrul Özkök’ün de yakında Doğan Medya ile ilişkilerinin kesileceğini söyledi. Böyle bir şey gerçekleşir mi bilinmez ama bilinen tek şey Emin Çölaşan’ın bu yeniden yapılandırılma döneminde harcanmaya çalışıldığı.

Harcanıp harcanmamak ise tamamen Emin Çölaşan’ın elinde. Bu konu ile ilgili son gelişme ise Cumhuriyet gazetesinin Emin Çölaşan ve Bekir Coşkun’a teklif götürmesi. Dedikodulara göre Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Yıldız aracılığıyla iletilen teklifte “Size Aydın Doğan kadar para veremeyiz ama…” denmiş. Bekir Coşkun’un “Peynir-ekmek parasına bile razıyız” cevabı üzerine Doğan’ın Bodrum Torba’daki evinde bir araya gelen Aydın Doğan, İlhan Selçuk, İbrahim Yıldız teklifi görüşmüşler. Aydın Doğan, Cumhuriyet’ten teklifi geri çekmesini istemiş. Ayrıca Emin Çölaşan’ı kısa süre sonra yeni satın aldığı Vatan gazetesine geçireceğini belirtmiş. Emin Çölaşan olayının nasıl sonuçlanacağı henüz belli değilken, bu tartışmanın medyada daha çok süreceği anlaşılıyor.

Buradan sermaye basınındaki köşelerini mevzi olarak görüp bu mevziyi koruyarak bir şeyler yapmaya çalışanları bir kez daha uyarıyoruz. Sermayenin kucağında ulusalcılık olamaz.

Hürriyet’teki “Ulusalcı” arkadaşlarının
öğretici tepkisi

Emin Çölaşan’ın işten çıkarılması, pek çok kesimde ilgi ve merak uyandırırken, Hürriyet gazetesinde ilk başlarda olay görmezden gelindi. Bütün yazarlar ilk bir-iki gün konu ile ilgili hiçbir yorum yapmazken, Ertuğrul Özkök’ün açıklama yazısından sonra yorumlar peşpeşe gelmeye başladı. Ertuğrul Özkök meseleyi o kadar basit açıklamıştı ki, herkes hayretler içinde kalmıştı. Basit bir işçi-işveren ilişkisi içinde Aydın Doğan tarafından Emin Çölaşan’ın işine son veriliyordu ve anlayışla karşılanmalıydı. Hatta Ertuğrul Özkök, Emin Çölaşan’la yediği yemekten sonra ne kadar dostça ayrıldıklarını anlatıp duruyor yazısında. Bu yazı Türkiye’nin en çok okunan yazarlarından birinin iktidara kurban edilmesinin ne derece basite indirgendiğini ve nasıl çarpıtıldığını göstermesi bakımından örnek. İşte Ertuğrul Özkök’ün yazısından bir özet:

“Önceki gün İzmir’de Deniz Restoran’da Emin Çölaşan’la yemek yedik. Bazen aynı görüşlerde birleştik, bazen de çok farklı noktalarda yer aldık. Son yıllarda Çölaşan’la Hürriyet arasında bazı sorunlar çıkmaya başladı. Sonunda iş, gazetenin kurumsal kimliği ile çatışma noktasına geldi. Çölaşan, geçen 20 yıl boyunca istediği her şeyi yazdı. Yüklü tazminatlar ödeme pahasına bunlara ses çıkarmadık. Herhalde Çölaşan’la sohbetimizin nasıl bir havada geçtiğini merak ediyorsunuzdur. Bana göre her zamanki üslup ve samimiyet içinde geçti. Daha çok ben konuştum, o dinledi. Sonunda yine el sıkışarak ayrıldık. Türkiye’de birçok gazete var. Mutlaka bir başka gazetede sesini duyurmaya devam edecektir.”

Ve yazısında Emin Çölaşan’a nasıl güle güle dediğini de anlatıyor yüzsüzce. E, bu kadarına da pes denir diyorsanız burada keselim.

Herkes Hürriyet’in ulusalcı kanadının Çölaşan’a sahip çıkmasını beklerken bir tek Bekir Coşkun arkadaşına sahip çıktı ve kendi adına bir muhasebeye girişti. Hüzünlü bir yazıyla Çölaşan olayına değinen Coşkun, yazısının sonunda okurlarına seslenerek “Ne yapmalıyım?” diye soruyordu. Bekir Coşkun şimdilik köşesinde kendi tabiriyle “kürek çekmeye” devam ediyor. Ancak Hürriyet’teki diğer ulusalcı bilinen köşe yazarlarının durumu ise kelimenin tam anlamıyla içler acısı.

Burada özellikle üzerinde durulması gereken iki isim var. Biri Hürriyet’in Başyazarı ve Basın Konseyi Başkanı Oktay Ekşi. Oktay Ekşi, ilk günlerde olayı tamamen görmezden gelme yolunu tutturmuşken, okurlarından gelen tepki mesajları sonucu zoraki yazdığı yazıda özetle şunları söylüyor:

“Özel dünyamızı veya iş ilişkilerimizi buraya getirmek bizim profesyonel anlayışımıza uymaz. Ama arkadaşımız Emin Çölaşan’ın Hürriyet’le iş ilişkisi bitince, okuyucular o kadar çok e-mail gönderip telefon ederek “Bir şeyler söylesene!”; “Orada artık ne arıyorsun? İstifa edip ayrılsana!” türü çağrı yaptı ki, bu yazıyı yazmak kaçınılmaz hale geldi.

Kısaca yazılarımız bizim bireysel ve özgürce yaptığımız değerlendirmeleri yansıtır. O nedenle bizleri, aslında mevcut olmayan -olmaması da gereken- “bir takımın oyuncuları” gibi görmek yanlıştır. Zaten çoğulcu demokrasi de bunu gerektirir. O nedenle “O gitti sen ne duruyorsun?”lar anlamsızdır.

“Yarın senin başına da o gelecek” deniyor

Ertesi sabah kovulmayı göze alarak yıllarını geçiren ve kovulmamak için işini her gün becerebildiği en iyi şekilde yapmaya itina eden adam için bu bir sürpriz veya tehdit mi?

Okuyucular bir de “Basın Konseyi Başkanı” veya “Hürriyet’in Başyazarı” sıfatıyla bu konuda açıklama yapmadığımız için eleştiriyorlar. Çünkü anlaşılan birileri Konsey’i “sendika” sanıyor.

Basın Konseyi’nin görevleri, kuralları belli. Merak eden www.basinkonseyi.org.tr adresine bakabilir. O kurallar gereği Konsey öteki yazarların iş ilişkileri kesilince neden bir açıklama yapmadıysa Çölaşan için de yapmadı. Yapması gerekmezdi.

Bazı okuyucular çalıştığım gazete yönetiminin bir iş akdini feshetmesini, Hürriyet’in başyazı sütununda tartışmamı bekliyormuş. Onlara -hoş görürlerse- Allah sağlık versin diyorum.”

Buna Türkçe’de “özrü kabahatinden büyük derler.” Oktay Ekşi çok onurlu bir tavırmış gibi her gün kovulma korkusuyla çalışmayı erdem sayıyor. Ve senin de başın yanabilir şeklinde yapılan uyarılara, “Ben zaten bunu kabul ederek, patronumun her şartını kabul ederek ve her gün kovulma korkusunu yaşayarak çalışmaya razı oldum, o nedenle bu uyarılar beni etkilemez” tavrı alıyor.

Emin Çölaşan’la aynı saflarda görülmek de Ekşi’yi rahatsız etmiş olacak ki, “Bizi aynı takımın oyuncuları olarak görmek yanlış” şeklinde son noktayı koyuyor. Okurların “Niye sesin çıkmıyor?” serzenişlerini anlaşılmadık nokta bırakmamacasına cevaplayan Ekşi, “Basın Konseyi olarak niçin kınamadınız?” sorusunu ise “Zaten bizim görevimiz değil” diyerek sorumsuzca yanıtlıyor.

Tüm bu açıklamalarından sonra Oktay Ekşi’nin kovulma korkusunu nasıl içselleştirdiği ve bu korkunun kendisini patronuna nasıl bağladığı ayan beyan ortaya çıkıyor. Oktay Ekşi, kendisinden tepki -hatta istifa- bekleyen saf okura “Allah akıl fikir versin” derken biz de geçmiş olsun diyoruz.

Bir diğer hayal kırıklığını da Özdemir İnce yaşattı Hürriyet okurlarına. O da konu ile ilgili yazdığı yazısında özetle şunları belirtti:

“Okurlar Emin Çölaşan operasyonunu protesto ederek gazeteden ayrılmamı öneriyorlar. Kimileri başka bir yerde yazmamı ya da cumhuriyetçi yazarların bir araya gelip bağımsız bir gazete çıkarmamızı salık veriyorlar. Gazetenin adı da belli: Özgürlük! Benim param yok, zengin dostum da yok. Okurlar böyle bir gazete kursunlar, yazmaya hazırım!

Önerileri ve tavsiyeleri saygı ile karşılıyorum. Ancak ben nasıl gazete patronluğuna ve yönetimine karşı özgür ve bağımsız isem, yazarlara ve okurlara karşı da özgür ve bağımsızım. Kimse efendim değil! Ne şeyh oldum, ne de mürit! Bozkırda tek bir ağaç kadar yalnız ve tek başınayım! Bu nedenle istifa etmezsem şerefsiz ve haysiyetsiz olacağım zırvalarını yazan kimseleri ‘okurum’ saymamak özgürlüğüne sahibim!

Bekir Coşkun’un dediği gibi kürekleri çekmeye devam ediyorum, devam edeceğim. Kovuluncaya, ölünceye kadar... Okurlar bunun tersini beklemesinler benden! Bir de ayrılmaya karar vermek vardır ki onun zaman ve koşullarını benden iyi kimse bilemez!”

Özdemir İnce bireyselliğin doruklarında dolaşıyor. “Bu iş beni ilgilendirmez, ben işime bakarım” diyor. İstifa etmesini ya da Cumhuriyetçi yazarlarla birlikte ayrı bir gazete kurmasını önerenlere de, “Buyurun siz kurun ben de yazayım” karşı önerisiyle cevap veriyor. Anlaşılan o da patronuna biat etmiş. Hem de öyle bir biat ki, istifa etmediği takdirde kendisini eleştirmek cüretinde bulunanları daha şimdiden okurluktan azletmiş. Özdemir İnce şeyh de, mürit de olmadığını söylüyor ama iyi bir patron yazarı olduğu kesin. Öyle ki, kovuluncaya kadar itaat edeceğini köşesinden patronuna ilan ediyor.

Minareyi çalan kılıfını hazırlamış

Emin Çölaşan olayı, tüm köşe yazarları tarafından dikkate alındı ve her kesimden yazarlar konu üzerine görüşlerini beyan ettiler. Şeriatçılar “Sonunda kovuldu” gibilerinden sevinç çığlıkları atarken, bazıları ise suya sabuna dokunmayan yazılar yazdılar. Bize göre en dürüst ve namuslu yazı ise Sabah gazetesinde Hıncal Uluç’un yazısıydı. Hıncal Uluç yazısında özetle şunları yazdı:

“Öyle denk düşüyor ki olaylar, Ertuğrul ‘Emin’in kovuluşunda söz konusu sebepler olsaydı, Yılmaz’ı alır mıydık’ diyebiliyor. Ona öyle demezler ki sevgili Ertuğrul… Ona ‘minareyi çalanın hazırladığı kılıf’ derler. Emin ile mukayese edilecek yazar bugün ülkemizde yok. Doğrudur, yığınla AKP düşüncelisi, yanlısı, avukatı, yalakası arasında, muhalif kalemler az da olsa varlar. Varlıklarını sürdürüyorlar. Ama onlar -ki içlerinde ben de varım- iktidarı fazla rahatsız etmiyor. Çünkü onlar fikir yazısı yazıyorlar. Eee… Herkes fikrinde özgür. İmam bildiğini okuyor. Oysa Emin farklı bir şey yapıyor. Bir Uğur Mumcu o. Köşesinde haber yayınlıyor. Belgeli, kanıtlı. Fikre gülüp geçenler, önlerine dangadanak bir belge konunca panikliyor, şaşkına dönüyorlar. Emin’in kovulduğu gün, Ankara-İstanbul arasında yoğun bir telefon trafiğine sebep olan yazısını hatırlayın. Türkiye’nin nereye gittiğinin, götürülmek istendiğinin belgesi bir derginin kapakları ve yazılarını koydu köşesine Emin. Deprem yarattı. Mal meydanda. ‘Yok’ diyemezsiniz. ‘Emin’in fikri’ deyip geçemezsiniz. Öyle yazı vurur adamı. Kalbinden vurur, sarsar. Bu ülkede tonla devrimci, ilerici, çağdaş gazeteci vardı. Seçip Uğur’u vurdular. Neden? Uğur bu tür gazeteciliği başlatan adamdı çünkü. Aydın Bey istememiş… Tamam…”

Hürriyet okurları tarafından dava arkadaşı olarak görülen yazarların bencil ve sorumsuz tavırları ibretlik bir ders olarak karşımızda duruyor. Bu vefasızlık en çok Emin Çölaşan’ı yaralamıştır herhalde. Ama en büyük sermaye gazetesinde yazarlık yapmak bunu gerektiriyor. Her şeyin başı patrona bağlılık olunca, yirmi küsur yıllık arkadaşlığın bile önemi kalmıyor. Bu, dersin boyutu. Öbürü ise şu ki, sermaye basınında yapılan muhalefetin de, ulusalcılığında belli bir sınırı var. O sınır ise patronun iki dudağı arasındadır. Büyük gazetelerdeki köşeleri mücadele mevzisi olarak gören ve her ne olursa olsun o mevziyi korumak gerektiğine inanan zihniyetin varacağı nokta eninde sonunda patron yalakalığıdır. Bunu da kimse aklından çıkarmasın.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe