27.08.2007/Sayı:151
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Kapak
Türkiye
Ekonomi

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Utku Erişik

Geniş ağaçlar, yobaza dar gelirse…

Yobazın biri çıkmış, beni memleketimden kovuyor. O anlamaz, onun gibilerin aklı almaz; kanı bozuk, sütü bozuk, ruhsuz hainlerin kafası basmaz; ama dar günündür yüreğim, daha fazla daralma…

Senin o dünyanın en onurlu, en büyük mücadelesi olan Milli Mücadelen sürerken, açlıktan kırıldı kızların, oğulların. Antepli, şehrini dört bir yandan çevirince Fransız, altı bin şehit evladının acısını gömdü içine, açlıktan kırılmamak için ekmeğinin arasına zerdali çekirdeği koydu da yedi… Anadolu yardım edemiyor, dört yanı da, dört yolu da kapalı; başka ne yesindi? Onu da yaptı gerçi; öküzün boynundaki kayışı kaynatıp yumuşatarak, onu da çiğnedi açlığını bastırmak için… Meğer o ekmeğine katık ettiği çekirdekte de zehir yok muymuş, zehirli ishalden bir o kadar daha şehit verdi. Kim için yaptı bunu? Yıllar sonra bir faşist gelsin de, Ankara’nın orta yerinde yan gelip yata yata hainlik etsin diye mi?

Sivrihisar’daki Mülk Köyü’nden Kerem Dede’nin karısı Fatma Nine, “Ah evladım!” dedi bana, hiç unutmuyorum, yıl 1921’di… “Ne oturup da yazı yazıyorsun? Boğazları kesilmiş bir halk için yazı neye yarar? Bu köyün üç bin sığırı ve koyunu vardı. Şimdi yaralı kocamla kızıma yedirecek yumurta bile bulamıyorum. Bir tek tavuk kalmadı. Tuz bile yok; yaprakları, otları kaynatıp yerken insan içine bir parça tuz koyabilse…”

Ey, Fatma Nine’yi dinlemeyip şu yazıyı yazan ellerim; onun kaynattığı otların, yaprakların arasına bir parça tuz serpemeyen ellerim… Bir avuç tuz bulsa, onu da yemeğe koymak şöyle dursun, Kerem Dede’nin yarasına basacak ve dayanmaya, direnmeye devam edecek olan Fatma Nine’nin can verdiği ellerim… Kelepçe takıp sana, seni buralardan göndermeye pek hevesli yobazın biri… Sorarım sana, yeşil bir yılan gelsin de halkın boynuna dolanıp onu boğsun diye miydi o ot kaynadıkça yeşeren su?

Mustafa Kemal, bir ahırın yanında kurulmuş bir çadırdaydı o günlerden birinde… Kadınlarımız, analarımız çevresini sarmışlardı. Gözleri Mustafa Kemal’lerine dönük, “İntikamımızı al! Onların kadınlarını yakalarsan bize yaptıklarını yap! Köpekler, domuzlar!...” diye isyan ettiler… Ne içindi tüm bunlar? Ne içindi yüreğim, o anaları alıp da bu memleketten senin gitmen için mi?

Bir de Manisa’dan bir anamız, “Bizim ordumuz İzmir’e girince, evime döndüm. Bahçede, iki kadının ölüsünü buldum. Bir tanesi gebe… Karnı süngüyle delinmiş; ama ben gene de Rumların linç edilmesine tahammül edemiyorum. Biz Müslümanız; intikam ve zulüm bize yakışmaz!” dedi… Onu da hiç unutamıyorum. Yani bu haklı isyana rağmen, yine de içinden merhametini esirgemeyen o güzel analarımız, bir terbiyesiz çıksın da, kendilerine küfretsin diye mi katlandı onca acıya, zulme?

Halide Edip, yazdı:

“Duatepe’nin eteğinde, yirmi beş evli bu küçük köyden yalnız üç ev kalmıştı, ötekiler yanmıştı. Yunanlılar, Duatepe’den çekilirken, tabii hayvan sürülerini götüremedikleri için onları da öldürtmüşlerdi. Her yerde yığın yığın hayvan leşine rastlıyordum. O karanlık günün kapattığı, kül ve taş yığınları üzerinde bir sürü insan oturmuştu. Erkekler bir şey söylemiyor, kadınlar durmadan hareket ediyor ve çocuklar ağlıyordu. O gün Miralay Kenan ve Yakup Kadri, benimle birlikte gelmişlerdi. Onlar da taş yığınları üzerinde oturdular. Başı kirli bir mendille sarılı, ihtiyar, buruşuk yüzlü bir kadın, dişsiz ağzı açıkta, siyah gözleri ölüm azabı içinde, birer pençe gibi uzanan elleriyle omzundan yakalamış bağırıyordu:

‘Kocamı, benim Üzeyir’imi burada diri diri yaktılar!’…”

Üzeyir ve daha binlerce babamız, Elif’in kağnısının geçtiği yollardan birileri bugün zırhlı makam otolarının bagajlarında ihanetlerinin belgelerini taşısınlar da memleketi “babalar gibi” pazarlasınlar diye mi diri diri yandı? Sorarım sana, parmağına bir kibrit ateşi değiverince çığlık atan yüreğim; o günlerde bulamadığın unu bugün oluk oluk gâvura akıtan ahlâksızlar için mi yandı o dağ gibi dedelerin?

Halide Edip’e anlattılar:

“Biz, birkaç dul kadın yanan şehirden kaçmaya çalıştık. Sokaklarda konuşurken sekiz yaşında küçük kızım Nigâr, benim beyaz mendilimi istedi. Düşman gelince, kızım diz çökmüş, ‘Teslim! Teslim!’ diye ellerini kaldırdı; ama kızımı kalbinden vurdular.”

Nigâr, kızlarımızı sıkmabaş içine hapsedip onları “ikinci sınıf” sayacak, erkekten aşağı görecek ve her yerde aşağılayacak bir düzenin özlemcileri, “Çağdaş Türk Kadını”nın atası Mustafa Kemal’in Türkiye Cumhuriyeti’ne en az kendisini kalbinden vuranlar kadar düşman olan birileri gelsin de, bu ulusu kalbinden vursun diye mi öldü?

Şimdi yobazın biri çıkmış, beni memleketimden kovuyor. Neden? Bana dayattığı adamı kabul etmiyorum diye.

Beni bir de onun gibi yobaz bir edebiyat öğretmeni kovmuştu sınıftan, lisede okurken. Ne büyük rastlantıdır ki, bu faşistin bana “Beğenmiyorsan, defol git!” dediği adamın pek sevip, yanında fotoğraf çektirdiği Necip Fazıl’ın “Sakarya” şiirini işliyordu derste… Konu, “Cumhuriyet Dönemi Şiiri”ydi… Kredili sistemin ders kitabındaki her konuyu işlemeye olanak vermediği yıllardı. Ders kitapları, “konu atlanarak” okutuluyordu. Bizim yobaz da, kendi yazdığı ders kitabından, bula bula bu şiiri bulmuştu. Sınıfta, coştukça coşuyordu.

“Su iner yokuşlardan, hep basamak

basamak;

Benimse alın yazım, yokuşlarda

susamak.”

Su, Mustafa Kemal devrimi… Yokuş, karşı devrim…

“Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve

fikir;

Oluklar çift; birinden nur akar; birinden

kir.”

“Kir”, Mustafa Kemal devrimi… “Nur”, karşı devrim…

“Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor

ne,

Kurşundan bir yük binmiş, köpükten

gövdesine.”

Sakarya, önce Mustafa Kemal devrimi… Sakarya, sonra karşı devrim…

“Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü

bu yük?

Bu dâva hor, bu dâva öksüz, bu dâva

büyük!..”

Sakarya, önce Mustafa Kemal… Sakarya, sonra Mustafa Kemal’in başını ezdiği irticanın karşı devrimi…

Ayağa kalktım.

“Ben, bu derstte bu şiiri işlemeyi reddediyorum. Cumhuriyet Dönemi Şiiri’nden neden bu şiiri seçtiğinizi de anlayamadım. Böyle bir şiir nasıl girer ders kitabına, siz nasıl böyle yorumları rahatça yapabilirsiniz?”

Beni saygılı konuşmaya çağırdığını söyledi. Ben, kurmuş olduğum cümlelerin hiçbirinde bir saygısızlık olmadığı yanıtını verdim.

Ve işte şimdi size tanıdık gelecek o cümle:

“Dersi işlemek istemiyorsan, sınıftan çık o zaman!” dedi.

“Çıkmayacağım ve siz de bu konuyu bitireceksiniz!” dedim…

“Çık!” diye bağırdı, çıkmadım.

Şiiri yarıda kesti ve Cumhuriyet Dönemi Şiiri ile ilgili birkaç “suya sabuna dokunmayan” söz söyleyerek dersi bitirdi… Ve beni “Disiplin Kurulu”na vermek üzere, müdüre şikayet etti. Bunun üzerine beni çağıran müdüre olayı anlattım ve asıl bu öğretmenin Disiplin Kurulu’na verilmesi gerektiğini söyledim. Olayın daha fazla büyümesini istemediğini söyledi, “Ama hep böyle ol!” diyerek gönderdi odasından…

Şimdi “camiler kışlası, minareler süngüsü, kubbeler miğferi” olan yobazın biri çıkmış, beni memleketimden kovuyor. Hem de,

“Yol onun, varlık onun, gerisi hep

angarya;

Yüzüstü çok süründün, ayağa

kalk, Sakarya!..”

diyerek aklınca şiiri bitiriyor!

Hem de irticayı devletimin en tepesinde ayağa kaldırmaya çalışmasına karşı çıktığım için! Hem de, Çankaya’dan Anıttepe’ye bakarak yobaz bir soytarının nanik yapmasına asla izin vermeyeceğimi bildiği için!

Şimdi yobazın biri çıkmış, beni memleketimden kovuyor.

Ben, İstanbul’da oturuyorum ve hiçbir yere gitmiyorum! İstanbul’dan gitsem gitsem Samsun’a giderim. Samsun’daysam eğer, Havza’ya geçerim. Havza’daysam Erzurum’a, Erzurum’daysam Sivas’a… Ve Sivas’tan da Ankara’ya gider, onun karşısına çıkarım. Yerim yurdum, ışığıyla aydınlandığım Mustafa Kemal’imin bana emanet ettiği vatandır, vatanımdır… İzmir’e varana kadar Antep’ken Gaziantep, Maraş’ken Kahramanmaraş, Urfa’yken Şanlıurfa olurum… Çukurova’da, Karadeniz’de, Trakya’da, Ege’de; o faşistin bugün sattığı her yerde, yani Türkiye’mde onun pek korktuğu Kuvayı Milliye olurum… Ve “hangi çılgın bana zincir vuracakmış, şaşarım”!…

Bugün kendisinin tam destek aldığı ve tam destek verdiği PKK, benim gencecik kardeşlerimi, benim askerimi kalleşçe katledip her gün bir anamın yüreğini dağlıyor. Bugün kendisinin elini sıkıp yüzünü sürdüğü PKK, benim güzelim ormanlarıma hain ellerini uzatıp ateşe veriyor.

Kurtuluş Savaşımız henüz sürerken, kurtulan bölgelerde düşmanın verdiği zararı gözlemlemek ve saptamakla görevlendirilen Tetkik-i Mezalim’in bazı üyeleri, içinden yanmış ceset kokuları yükselen evlerimizin demir parmaklıklarında yanmış eller gördüklerini anlatırlar…

Ben, emperyalizmin ve işbirlikçinin bu yüzünü görmüş, yaşamış insanların torunuyum. Ben, bu insanlarla omuz omuza vermiş, onlara önderlik etmiş, onları boynu eğik bir eziklikten kurtarıp boynu dik bir gönence eriştirmiş ve onlara bu zulmü yaşatanları tek tek Türk bayrağına selam verdirte verdirte memleketimden kovmuş olan Mustafa Kemal’in çocuğuyum.

Ben, daha Kurtuluş Savaşım sürerken, yani bir eliyle düşmana kurşun atarken diğer eliyle o it sürüsünün yakıp geçtiği toprakları ağaçlandırmaya özen gösteren ruhla aynı ruhu taşıyan bir insanım.

Memleketimi o günlerde bile bırakıp gitmemiş ben, şimdi şunu söyleyebiliyorum:

Daralma yüreğim, daralma!

O günlerde dikilen çamıyla, meşesiyle, o dimdik, o onurlu, o geniş ağaçların ağıtındayım doğru; ama beni memleketimden kovmaya cüret edebilmiş faşistler için dikilen ağaçlar aynı genişlikte olmayacak!


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe