27.08.2007/Sayı:151
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Kapak
Türkiye
Ekonomi

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Kapak Özgür Erdem

5 bin yıllık tarihi boyunca Türk milletinin düştüğü dönemler oldu. Ama o bayrağı hiçbir zaman yere düşürmedi. Düşenlerin ardından bayrağı yeniden kaldıran çok oldu. Bugün o bayrak düşmek üzeredir. 28’inde ise tamamen düşmüş olacak. Ve birileri hâlâ “dikkatle” izliyor olacak. Ama Türk milleti izlemeyecek, bayrağı kaldıracak. İş başa düştü...
“Senin ilacın sende” diyordu Şeyh Bedreddin.
Evet, bizim ilacımız bizde...

Hepimiz Mustafa Kemal’iz
Biz kazanacağız!

Mustafa, Osmanlı ordusunun en yiğit askerlerindendir. Sultan Bayezit’in Haçlıları dize getiren ordusunda yer almış, büyük kahramanlıklar göstermiştir.

Ancak zamanla yaşadıkları Padişah’a güvenini sarsmıştır. Bir boşluğa düşmüş, arayışa girmiştir.

Ankara Savaşı’nın kaybedilmesinin ardından, arkadaşı Gündüz’le Timur’un ordusundan kaçarken tesadüfen bir derviş grubuna rastlarlar. Dervişler onları sofralarına davet eder.

Gerisini Radi Fiş’ten okuyalım:

“Mustafa’yla yoldaşı peynirle ekmeği büyük bir iştahla atıştırdılar. Karınları doyunca dervişlerin üçüne de eğilip ayrı ayrı selam verdiler.

- Sağolun, derviş babalar!

- Bize değil, bütün bu nimetleri verene şükredin. Biz yalnızca onun aracıyız.

Sufi şeyhlerin pek sık yineledikleri bu sıradan sözler azap onbaşısına, kendi talihsizliğine açıklama getiren bir ışık gibi göründü. Kim bilir, savaşta öldürenler de belki askerler değildi, hepimiz yüce Tanrının bir aracı olduğumuza göre..? Şeyh sanki onun kafasından geçenleri anlamış gibi:

- Kendini suçlama yiğit! dedi. Çünkü denilmişti ki: “Onları öldüren sen değilsin, Allah öldürdü onları.”

Şeyhin mucizeyi andırır önbiliciliğinden dehşetle sarsılan Mustafa, şeyhin önünde diz çöktü.

- Kölen olayım, kuşkulardan kurtar beni, bu lütfu esirgeme benden!

Aksakal elini Mustafa’nın başına koydu.

- Kalk ve anlat bana!

Ve Mustafa tutsak haçlıların boyunlarının vuruluşunu, Sultan’ın avını, incinen adalet duygusunu ve inançlarındaki sarsılmayı anlattı.

Şeyhin yanıtı şu oldu:

- Senin ilacın sende. Ama sen bunu bilmezsin. Ve senin hastalığın da sende; ama sen bunu görmezsin. Sen, kendin, yüceler yücesi bir kitapsın; harfleri kapalı olanı açan bir kitap. Sana dışardan hiçbir şey gerekli değil Çünkü yüreğinde bütün bir evren var senin. Ama sen kendini bir minik kum taneciği gibi görürsün.”

Radi Fiş’in anlattığı Mustafa, Börklüce Mustafa’dır. Şeyh ise Şeyh Bedreddin.

Şeyh Bedreddin hakikate ulaşmak isteyen Börklüce’ye çok basit bir yol önermektedir: “Senin ilacın sende!”

İşin ilginci, bugün kimileri “gece yarısı” ilaç arıyor. Ve ümit bağladığı eczane, “dükkanı kapattık” diyor.

Ve biz de 600 yıl geçmiş bile olsa aynı şeyi söylüyoruz: “Senin ilacın sende.”

Atatürk’ten, Mustafa Kemal’den öğrenecek çok şey var. Bugün güvendiğimiz dağlara kar da yağsa, tablo çok olumsuz da gözükse, Mustafa Kemal’in yaşadığı dönemden daha kötü olduğu söylenemez. Mustafa Kemal yakınmadı, sızlanmadı, başkalarından beklemedi. “İş başa düştü” dedi. “Bu milletin ilacı bende” dedi. Bugün Atatürkçü olmak gerekiyor. Atatürkçü olmak için de birer Mustafa Kemal olmaya cesaret etmek gerekiyor. Tarih biz evlatlarına bir Milli Mücadele neferi olma görevi yüklüyor. “Hepimiz Mustafa Kemal’iz” diye yürüyüş yaparken abartmıyorduk. Gerçekten de öyleyiz. Göreceksiniz... Biz kazanacağız...

***

Bir diğer Mustafa ise, Osmanlı ordusunun en yiğit subaylarındandır. Kemal’dir.

Çok zeki ve derslerinde başarılı bir öğrenci olduğu için geleceği parlaktır.

11 Ocak 1905’te kurmay yüzbaşı olur. Kendisi gibi kurmaylık hakkını kazanan sadece 13 subay bulunmaktadır. O dönemde en değerli subaylar Makedonya’da görevlendirilirken, Mustafa Kemal, Suriye’ye gönderilir.

Çünkü devir İstibdat devridir.

Ve Mustafa Kemal, Harp Akademisi’ndeki devrimci faaliyetleri nedeniyle bir yılı aşkın süre göz hapsinde kalmıştır. Çok başarılı bir öğrenci olduğu için Ordu’dan atılmamıştır, ama mimlenmiştir.

Çok gençtir. Henüz 23.

Ama kalbinde vatan sevdası, aklında ise milletine olan borcu vardır.

Ve bu sevda kalbinden, milletine borcu da aklından hiç gitmez.

Nitekim Şam’a adeta sürgüne gönderildiğinde de doğru bildiği yolda yürümeye devam edecektir.

***

Mustafa Kemal, Şam’da Vatan ve Hürriyet isimli gizli bir örgüt kurar.

Kalbinde hâlâ sevdası, aklında ise milletine borcu vardır.

Bununla da yetinmez, 1907’de Vatan ve Hürriyet’in bir şubesini kurmak için gizlice Selanik’e gider.

O kadar ki, 2 yıldır görmediği annesinin yanına bile uğrayamaz.

Kimileri için yaptığı delililiktir. Geleceğini tehlikeye atmıştır. Şam’dan birliğinin başından ayrıldığı bir duyulsa, bu sefer Ordu’dan kesin atılacaktır. 1904’teki gibi şanslı olmayacaktır.

Ama Mustafa Kemal için vatanının ve milletinin geleceğinden bağımsız bir kişisel gelecek yoktur.

Selanik’le yetinmez, Beyrut’ta, Yafa’da ve Kudüs’te de şubeler açar.

Şu konuşmayı ise Selanik şubesinin kuruluş toplantısında yapar:

“Arkadaşlar, bu gece burada sizleri toplamaktan maksadım şudur: Memleketin yaşadığı vahim anları size söylemeye lüzum görmüyorum. Bunu cümleniz müdriksiniz. Bu bedbaht memlekete karşı mühim vazifelerimiz vardır. Onu kurtarmak biricik hedefimizdir. Bugün, Makedonya’yı ve tekmil Rumeli Kıtası’nı vatan bütünlüğünden ayırmak istiyorlar. Memlekete yabancı nüfuz ve hakimiyeti kısmen ve fiilen girmiştir. Padişah zevk ve saltanatına düşkün, her zilleti yapacak menfur bir şahsiyettir. Millet zulüm ve istibdat altında mahvoluyor.”

“Hürriyet olmayan bir memlekette ölüm ve çöküntü vardır. Her terakkinin ve kurtuluşun anası hürriyettir. Tarih bugün biz evlatlarına bazı büyük vazifeler yüklüyor. Ben Suriye’de bir cemiyet kurdum. İstibdat ile mücadeleye başladık. Buraya da bu cemiyetin esasını kurmaya geldim. Şimdilik gizli çalışmak ve teşkilatı yaymak zaruridir. Sizden fedakarlık bekliyorum.

“Kahredici bir istibdada karşı ancak ihtilalle cevap vermek ve köhneleşmiş olan çürük idareyi yıkmak, milleti hakim kılmak, hülasa vatanı kurtarmak için sizi vazifeye davet ediyorum.”

***

Mustafa Kemal subaylık hayatı boyunca, kişisel geleceğini tehlikeye atmaktan çekinmez.

Ülkeye hakim olan doğruların değil, kendi doğrularının peşinden gider.

Çünkü kalbini ve aklını dinlemektedir.

Örneğin, 2. Meşrutiyet ilan olur. Kimilerinin Abdülhamit’in tahttan inmesini kendi kişisel ikballerin için kullanmasını sadece seyreder. Halbuki, O, en çetin günlerde istibdada karşı çıkmış, gizli örgütler kurmuş, sürgünler yemiş, hatta tutuklanmıştır. Kimileri Meşrutiyetin nimetlerinden faydalanmaya bakıp apoletlerine apolet eklerken, o kenardan izlemeyi tercih eder. Çünkü kendi deyimiyle “Meşrutiyet onu tatmin etmiyordur.”

Naci Kasım’a o dönemi şöyle anlatır:

“O zamana kadar sâf ve nezih çalışıyorduk. Ben herkesi öyle biliyordum. Şahsi nümayişleri çirkince buldum. Bazı arkadaşların herakâtını şayanı tenkit gördüm. Tenkitten kaçınmadım.”

Evet, Meşrutiyet ilan edilmiş, Ordu başka bir grubun kontrolüne geçmiş, ama Mustafa Kemal onlarla da anlaşamamıştır. Çünkü kendisi gibi vatan ve millet aşkını değil, apolet aşkını görüyordur onlarda.

***

1909 senesi...

13 Nisan... Yani eski takvimle 31 Mart...

Ordu içinde Meşrutiyetçi devrimci subaylarla Abdülhamit kalıntısı gerici subaylar arasında son bir hesaplaşma yaşanmaktadır. Gericiler ayaklanmış, İstanbul’u ele geçirmiş, katliama başlamıştır. Hedefleri II. Abdülhamit’i geri getirmektir.

Dünün “özgürlük” vaazı veren o çok “devrimci” subaylar bir anda ortadan kaybolmuştur. Hüsnü Paşa komutasındaki ordu birliği ise İstanbul’a doğru yürümeye başlamıştır. Hareket Ordusu ismindeki bu birliğin Kurmay Başkanı Mustafa Kemal’dir. Hareket Ordusu’nun elçiliklere ve İstanbul’daki isyancılara yönelik bildirileri bizzat Mustafa Kemal tarafından yazılır. Hatta “Hareket Ordusu” ismi bile onun tarafından konulmuştur:

“Buna ne imza konulması münasip olduğunu düşündük. Bazı arkadaşlar, ‘Hürriyet Ordusu’ dediler. Halbuki bütün ordu Hürriyet Ordusu vaziyetinde idi. Hareket halinde bulunan kuvvetlerin vaziyetini göstermek için, ‘Hürriyet Ordusu’nun Operasyon Kuvvetleri’ denildi. Ben bu operasyon kelimesinin Türkçeye tercümesini muvafık görerek ‘Hareket Ordusu’ tabirini kullandım.”

Nimetlerinden başkaları faydalanırken Meşrutiyet’i savunmak yine Mustafa Kemal’e kalmıştır.

Yürekte vatan sevdası aklında ise ödenmesi gereken bir borcu vardır çünkü...

***

İttihatçıların yönetime hakim olduğu yıllarda; şan, şöhret, makam ve apolet peşinde koşanlar Enver Paşa’nın dizinin dibinden ayrılmamaktadır. Mustafa Kemal ise, İttihat ve Terakki’nin kongrelerinde olsun, arkadaş çevresinde olsun, beğenmediği icraatları eleştirmekten çekinmez. Ve Enver’ler tarafından aforoz edilir. Hak ettiği terfileri alamadığı gibi Sofya’ya askeri ataşe olarak atanır.

Bu aslında ikinci sürgünüdür.

Ama, canı pahasına doğru bildiği yoldan şaşmaz.

Birkaç kez İttihatçıların suikast girişiminden kurtulur.

Tüm dünya hızla bir dünya savaşına doğru giderken, Almancı olduğunu bildiği Genelkurmay’ı uyarır ve savaşa girilmemesi gerektiğini birkaç mektupla bildirir.

Ama savaşa girildiğinde de, cephelerde en ön safta savaşmaktan kaçınmaz. Hatta savaş başlamasına rağmen hâlâ Sofya’da bulunmaktan rahatsız olur ve şu mektubu yazar:

“Vatanın müdafaasına ait fiili vazifelerden daha mühim ve mübeccel bir vazife olamaz. Arkadaşlarım muharebe cephelerinde, ateş hatlarında bulunurken ben Sofya’da ataşemiliterlik yapamam. Eğer birinci sınıf zâbit olmak liyakatinden mahrumsam, kanaatiniz bu ise lûtfen açık söyleyiniz.”

Uzun ısrarları sonucu 19. Tümen komutanlığına atanır ve cephelere döner.

Mustafa Kemal’in milliyetçiliğiin dayandığı kök işte budur: Vatanın müdafaası.

Cephedir.

Filistin’den Irak’a, Bitlis’ten Suriye’ye görev verilen her yerde hiçbir savaşı kaybetmeden komutanlık yapar.

Ve tabii ki Çanakkale...

Orgenerallerin cesaret edip yapamadıklarını, bir yarbay olarak inisiyatif alarak gerçekleştirir.

Türk evladının yüksek karakterini ayağa kaldırır. On binlerce şehit pahasına, ölüm kusan makineli tüfeklerin karşısında süngülerle durarak vatanı savunur.

Ve sahra çadırında değil, elinde tabancasıyla siperde en öndedir.

Çünkü sevdası hâlâ yüreğindedir. Borcunu ise unutmamıştır:

“Vatanım mahvolduktan sonra yaşamamaya karar vermiştim.”

***

Ve sonra Mustafa Kemal’i Mustafa Kemal yapan kararlılık: Samsun’a çıkma cesareti...

1918 yılı...

Birinci Dünya Savaşı bitmiş. Tüm Türkiye’de teslimiyet hakim.

Kimi İngiliz işgaline ses çıkarmamakta, kimi ise Amerikan mandasında aramakta kurtuluşu.

Mondros hükümlerince Ordu terhis edilir. Mustafa Kemal o günlerde Suriye’dedir. Silahlarını teslim etmeyi kendine yediremez. İstanbul’a dönerken, ordusunun silahlarının Antep’te, Maraş’ta, Urfa’da halka dağıtılmasını sağlar. İleriki günlerde Fransızlara karşı direniş işte bu silahlarla verilecektir.

Ve diğer tüm komutanlara da aynısını yapmayı önerir. Bu önerisi yüzünden de “Mondros’a karşı çıkma” diye uyarı alır İstanbul’dan.

İstanbul’a döndüğünde de yeni kurulan Hürriyet ve İtilaf hükümetlerinde yer kapmaya değil, vatanı nasıl kurtaracağının planlarını yapmaya koyulur.

Padişah Vahdettin’dir. Şehzade iken Mustafa Kemal’le birlikte Almanya seyahatine gitmiştir. Hatta Vahdettin ona kızıyla evlenmesini bile teklif etmiştir. Ama O, Padişahın yaveri olmayı kabul etmez. Kulu kölesi ise hiç olmaz. İstanbul Boğazı’ndaki işgal donanmasını gözleri yaşlı izleyen Padişah’ın aksine umutludur:

“Geldikleri gibi giderler”

Çünkü bir başka boğazda, Çanakkale’de, daha büyük donanmaları kovmasını bilmiştir.

Çünkü umudu vardır.

Umutsuzluk tüm ilkelerin satılmasına neden olabilir. Vatanın bile...

Mustafa Kemal ise o yüksek karakterli Türk milletine güvenmektedir.

Ve dünyanın en güçlü silahını harekete geçirmek için Samsun’a çıkmaya karar verir: Türk milleti onu beklemektedir.

***

Mustafa Kemal umutludur ama, durum hiç de iç açıcı değildir.

Ordu terhis olmuştur.

Padişah teslim olmuştur.

Millet 10 yıldır cephelerde bitkin düşmüştür.

Yılgınlık o derece hakimdir ki, işgalciler köylerde bile misafir gibi karşılanmaktadır.

Mesele birisinin Samsun’a çıkma cesaretini göstermesindedir.

Ve Mustafa Kemal yapar bunu. Yanında çok az kişi vardır.

Vatanın savaşarak kurtulabileceğine inanan kimse yoktur.

Sivas Kongresi’nde bile mandacılık hakimdir. Savaşmayı kabul edenler bile, biraz diş gösterip işgalciden daha fazlasını koparma derdindedir.

Mustafa Kemal’i “Kimse ya istiklal ya ölüm diyemiyor” diye isyan ettiren gerçek de budur.

***

Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktıktan sonra Milli Mücadeleyi örgütlemeye girişmesi işgalcilerin de Padişah’ın da hoşuna gitmez. Birkaç kez uyarılır. Uyarıları dinlemeyince de İstanbul’a geri çağırılır.

Yine dinlemez. Bunun üzerine, Hükümet görevinden alındığına dair telgraflar yollamaya başlar. Mustafa Kemal de 8 Temmuz 1919’da “apolet”lerini söker ve “sine-i millet”e döner:

“Bu tarihten sonra resmi sıfat ve sâlahiyetten mücerret olarak, yalnız milletin şefkat ve civanmertliğine güvenerek ve onun bitmez feyz ve kudret menbaından ilham ve kuvvet alarak, vicdani vazifemize devam ettik.”

Öyle sine-i millete dönmek için milletten bir sinyal falan da beklemez.

Tutsak olmuş bir milletin evladının apoletlerinin ne anlamı kalmıştır ki? Zaten milleti sokağa dökmek, ayağa kaldırmak, işgalciyle savaştırmak için sine-i millete dönüyordur.

Halbuki, Mustafa Kemal o dönemin en kudretli generallerdendir.

Dünya Savaşından sonra Enver Paşa’ların tasfiyesiyle birlikte Genel Kurmay Başkanı olacağı bile düşünülmüştür.

Yani, söktüğü apoletler öyle sıradan apoletler değildir.

Zaten onu Mustafa Kemal yapan da budur.

***

Kahramanlar puslu havalarda ortaya çıkar.

Karanlıklar yeni aydınlıkların habercisidir aslında.

Tarih ise, ezilenlerin zaferleriyle olduğu kadar yenilgileriyle de doludur.

Bugün Çankaya da teslim ediliyor.

Dün Kuzey Irak terk edilmişti.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanlığı, Cumhuriyet düşmanı bir geleneğe bırakılıyor.

Dün de Kıbrıs’ta bırakılmıştı.

Son 5 yılda kırmızı çizgilerimiz çok çiğnendi.

Çok mevzi terk edildi.

Hep birilerine güvendik.

Herkes topu birbirine attı.

Herkes birbirini suçladı.

Ama sonuçta karşı devrim son kaleyi de ele geçiriyor.

Bundan bir adım sonrası Cumhuriyet’in tasfiyesidir.

Atatürkçülüğe kelime olarak bile tahammül edemiyorlar. Anayasa’dan çıkaracaklar.

Ve biz hâlâ birilerine güveniyoruz.

Halbuki Hasan Hüseyin’in dediği gibi:

“Yeni değil bu oyun

Bu oyun eski oyun!”

Dün Erbakan’ın Başbakan yardımcılığına alışanlar...

Sonra Tayyip’in Başbakanlığına alıştılar...

Aynı şekilde Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığına da alışacaklar...

Dün işgal güçlerine de alıştırmışlardı milleti... Ama millet “sine-i millet”e dönmeye cesaret edenler tarafından, apoletlerini sökebilenler tarafından ayağa kaldırılabilmişti.

Ve biz hâlâ birilerine güveniyoruz.

Birilerinden bekliyoruz.

“Gece yarısı” eczane arıyoruz...

Halbuki “bizim ilacımız bizde.”

***

Keşke Atatürkçü bir Türkiye’de yaşıyor olsak da...

Birer doktor, mühendis, öğretmen olarak ülkemize hizmet edebilsek.

Halbuki Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olduğu, Tayyip Erdoğan’ın Başbakan olduğu, Sebahat Tuncel’in Meclis Başkanlık Divanı üyesi olduğu bir ülkede yaşıyoruz.

Böyle bir ülkede ancak ve ancak Mehmetçik olunur.

Süngü takıp yere yattığınızda doktorun da mühendisin de farkı kalmaz. Düşmanın gözünde aynısınızdır.

Ama süngü takmazsanız,

        bayrağı yükseltmezseniz,

        saf tutmazsanız,

Size ikinci bir şans verilmez.

Çünkü düşman acımaz...

Ve kimi mevziler bir kez kaybedildi mi, geri alması da zordur.

***

5 bin yıllık tarihi boyunca Türk milletinin düştüğü dönemler oldu. Ama o, bayrağı hiçbir zaman yere düşürmedi. Düşenlerin ardından bayrağı yeniden kaldıran çok oldu.

Bugün o bayrak düşmek üzeredir.

28 Ağustos’ta ise tamamen düşmüş olacak.

Ve birileri hâlâ “dikkatle” izliyor olacak.

Ama Türk milleti izlemeyecek, bayrağı kaldıracak.

İş başa düştü...

“Senin ilacın sende” diyordu Şeyh Bedreddin.

Evet, bizim ilacımız bizde...

***

Atatürk’ten, Mustafa Kemal’den öğrenecek çok şey var. Bugün güvendiğimiz dağlara kar da yağsa, tablo çok olumsuz da gözükse, Mustafa Kemal’in yaşadığı dönemden daha kötü olduğu söylenemez. Mustafa Kemal yakınmadı, sızlanmadı, başkalarından beklemedi.

“İş başa düştü” dedi. “Bu milletin ilacı bende” dedi.

Bugün Atatürkçü olmak gerekiyor.

Atatürkçü olmak için de birer Mustafa Kemal olmaya cesaret etmek gerekiyor.

Tarih biz evlatlarına bir Milli Mücadele neferi olma görevi yüklüyor.

“Hepimiz Mustafa Kemal’iz” diye yürüyüş yaparken abartmıyorduk.

Gerçekten de öyleyiz.

Göreceksiniz...

Biz kazanacağız...


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe