27.08.2007/Sayı:151
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Kapak
Türkiye
Ekonomi

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Prof. Dr. Türkkaya Ataöv

Prof. Dr. Türkkaya AtaövKüba mucizesi-1
Küba’ya ilgim üzerine

Bu dergiye Küba üstüne birbiriyle bağlantılı bir dizi yazmayı ve onları sonra kitaplaştırmayı tasarladım. ABD-destekli Fulgencio Batista yönetiminin (1933-44, 1952-59) soygun, işkence ve kıyım döneminin devrilmesinden sonra, Fidel Castro Ruz (d. 1926) önderliğindeki yönetimin bir Sovyet kopyası olduğuna ilişkin yaygın ama eksik ve yanlış bir kanı var. Oysa, Küba toplumu 1 Ocak 1959’daki Devrim’den bu yana birçok değişmelere sahne oldu. Özellikle orta kesimde yer alan yeni meslek sahipleri gibi toplumsal oyuncuların rolü önümüzdeki yıllarda daha belirgin olacak. Genç Devrim daha başında bilgili insan eksiği çekmiş, gelişme stratejisinde türlü deneyimlerle çıkar yollar aramış, bunalımlar yaşamış, eski kadrolardan yeni uzmanlara geçişi gerçekleştirmiş, bürokratik merkeziyetçiliğin olumsuz ve olumlu yanlarını görmüştür. Gün gelmiş Zeus’un gökten umulmadık anda bir yıldırım fırlatması gibi, Sovyet Bloku’nun tümden ortadan kalkışıyla yeni ekonomik bunalımlara girmiş, bu kez sanki denizler tanrısı Poseidon’un fırtınalı sularında su üstünde kalıp yaşam savaşımı vermeye başlamıştır. Güçlü kuzey komşusu ABD’nin askerî saldırısına da uğramış olan Küba 47 yıldır tam bir ambargo da yaşamaktadır. Amerikan kuşatması içinde üçüncü devletlere de Küba ile ilişkiyi yasaklayan uzun bir uygulama vardır.

Bununla bağlantılı olarak, Küba’yı kulaktan dolma bilenler için orası yalnız “Castro rejimi”dir. Sanki Devrimci Küba yalnız onundur. Sanki bir avuç aydın sesi çıkmayan bir yığının ensesinde boza pişirmektedirler. Son kararları kuşkusuz önderlik alıyor. Ama toplumcu uygulamalarda üretici olan halkın alınacak kararlardan önce en azından bir ölçüde etkisi olduğunun bilinmesi gerekir. Kaldı ki, öğrenime 1959’dan bu yana büyük önem verip eğitimli kuşaklar yetiştirmiş olan Küba artık çok sayıda yeni uzmanlara, yani genç kuşak meslek insanlarına, son bilgilerle donanımlı teknikerlere, farklı anlayışta yöneticilere ve hoşgörülü fikir işçilerine sahiptir.


Havana’daki Türkiye Büyükelçisi Prof. Ataöv ile Atatürk büstünün önünde


Prof. Ataöv, Küba’nın Felix ElMuza madalyasını
(bu madalyanın verildiği dördüncü yabancı kişi olarak) alırken.


Prof. Ataöv, Küba’da “Hemingway’in balıkçısıyla” birlikte.

Yazı dizisi bu gelişmeleri ele alacak, her yazı bir dönemi özetleyip büyük dönemeçleri vurgulayacaktır. Günümüzde Küba, Castro’nun deyimiyle, “barış zamanında özel bir dönem” yaşıyor. Bunun anlamı sürekli ambargo ve fırsat düştükçe abluka başta olmak üzere, dıştan çeşitli saldırıları içeren bir çeşit savaş dönemi olmasıdır. Benim seri yazılarım bu ülkenin yaşam ve ilerleme çabalarını, her döneme özgü deneyimlerle birlikte, vermeğe çalışacak. Unutmamalı ki, devrim yalnız bir olay değil, ondan öte bir süreçtir. Aşamalardan geçer. Bu aşamaları bilmeden değerlendirmelere kalkmak gerçekleri değiştirmektir. Bu genel kural Küba Devrimi için de geçerlidir. Hele tarih olaylarını anlama bilgisi, isteği ve yeteneği olmayan satılık iletişim organlarının yanlış yorumlar yaydığı bir ortamda.

Küba ile benim kişisel olarak ilgime gelince: 1958 yılının yılbaşı gecesi çavuşluktan devlet başkanlığına, bu yoldan da Yeni Dünya’nın en varlıklıları arasına girmiş olan Batista ertesi günün ilk saatlerinde özel uçağına binerek ülkeden kaçmış, sokaklara dökülen Küba halkı 32 yaşında siyah sakallı Fidel Castro’yla bütünleşmişti. Birkaç ay sonra, Castro herhalde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda konuşma yapmak amacıyla New York’a gelmişti. Dik duran kibrit kutusu biçimindeki BM gökdeleni Manhattan Adasında 42’nci Sokağın en sonundaydı. Aynı sokağın birkaç yüz metre uzaklığındaki ortasında da dünyanın en büyük kitap ve belge hazinelerinden biri olan New York Halk Kütüphanesi vardır. O tarihte ben orada doktora tezimi bitirmek üzereydim. Her gün sabah erken saatte gidip kütüphane kapanıncaya değin orada çalışıyordum. Castro Afrika kökenli Amerikalıların, yani siyah derili yerlilerin yoğunlaştıkları Harlem mahallesinde bir otelde kalmayı seçmişti. Yıllar sonra New York’a gidişimde, belki bu arada BM’e bağlı “Irk Ayrımına Karşı Uluslararası Örgüt”ün yöneticiliğine seçilmiş olduğumdan ötürü, ben de sıkça Harlem’de kaldım. Ancak, otelde değil, yakın siyah arkadaşım, Afrika dersleri öğretim üyesi Prof. Clark’ın evinde. Harlem anılarımı başka bir yazıda anlatmak isterim.

Castro’ya dönelim. BM’e ne zaman geleceğini bilmediğimden onu değil ama, Sovyet önderi N.S. Kruşçev’i BM’den çıkarken görmüştüm. O aylarda BM’in tanıtma bölümünde birkaç görevim oldu. Eski ABD Başkanlarından H.S. Truman’ın Castro için “çocuğu bir dinleyin!” sözü basına geçmişti. New York’lu Castro’yu konuşuyordu. Sanırım, (Nobel Edebiyat Ödülünü reddeden) Jean-Paul Sartre’ın (1905-80) Küba üstüne kitabı da o aylarda yayınlandı. Ünlü gazetecilerden Herbert Matthews bir süre sonra şöyle demişti:

“Bu denli yanlış anlaşılmış, bu ölçüde kötü ele alınan ve düşmanca yorumlanan başka bir olaya tanık olmadım.”

Oysa, Batista kaçmağa hazırlanırken bile, “The New York Times” yazarları diktatörün güvenlik güçlerinin kazanmakta oldukları yalanını yaymağa çabalıyorlardı. Öte yandan, en saygın Amerikan gazetecilerinden Walter Lippmann da daha sonra şöyle bir değerlendirme yapacaktır:

“Bugün Küba’da olanlar bir oligarşinin ötekinin yerine geçtiği bir saray darbesi değildir. Bu, Küba halk yığınlarını içine alan toplumsal bir devrimdir.”

Uluslararası ilişkiler alanında Yüksek Lisans diplomama ek olarak, New York Üniversitesi’nde iktisat dalında da ayrı bir MA aldığım sırada, doktoramı da tamamlamıştım. Yurda döner dönmez sınavla SBF’nin öğretim kadrosuna katıldım. Dokuz ay sonra da, Başbakan Adnan Menderes’in Genel Kurmay Başkanının buyruğuyla Mülkiye kurşun yağmuruna tutuldu. Hemen ardından bir er bana şunu söyledi: “Komutan emir verdi ama, biz kimse ölmesin diye hep duvarlara nişan aldık!”

Ardından, 27 Mayıs. Yeni siyasal ortamda yayına başlayan “Yön” dergisinin ilk sayısındaki bildiriye kuşkusuz imzamı atmıştım. İkinci sayısına da Sartre’ın Küba üstüne kitabını tanıtan bir yazı yazdım. O sırada Ankara Radyosu’nda program müdürü olan, Robert Kolej’den eski sınıf arkadaşım Mahmut Tali Öngören radyo çevresinde dolaşan bir “istihbaratçı”nın bana yolladığı iletiyi aktardı. Demiş ki. “Sınıf arkadaşınız Türkkaya Ataöv’e söyleyin. Yön’de Küba ile ilgili yazısını gördük. Ne demek istediğini anlıyoruz. Kendisini mimledik. Bizi kandırabileceğini sanmasın.”


Prof. Ataöv’ün, “Yön” dergisi ilk yayımlanmağa başladığında, 1961 sonlarında, Sartre’ın kitabı nedeniyle basılan bu değerlendirmesi yeni Küba’yı tanıtan ilk yazıydı.


Prof. Ataöv, Sartre’ın Küba üstüne çalışmasını Ankara Radyosu “Kitap Saati”nde tanıtma
konuşmasını yaptıktan sonra, programda en ufak ilgisi olanlarla birlikte Ağır Ceza Mahkemesine verildi. Sonunda aklandı.

Bir süre sonra, Süleyman Demirel’in ilk Başbakanlığının daha birinci ayıydı. Radyonun kitap saati için benden bir konuşma istediler. Sartre’ın Küba kitabı üstüne konuştum ve hemen birkaç gün içinde (konuşmama izin veren, kitap saati sorumlusu Adalet Ağaoğlu ve ses kayıtta görevli kişilerle birlikte) Ankara İkinci Ağır Ceza Mahkemesine çağrıldım. Salon büyüktü ve savunmam sırasında yargıca ve savcıya sözlerimi işittirebilmek için sesimi yükseltmem gerekiyordu. Bu arada, biraz bağırmak zorunda kalarak, “Burada ben yargılanmıyorum. Çağımızın büyük insancıl düşünürü Sartre yargılanıyor; bunu yapmağa yetkiniz olmadığı gibi, ayrıca ayıp ediyor, ülkemizin adını lekeliyorsunuz.” dediğimi anımsıyorum. Oysa, ne Dimitrov’un 1933’de Nazi mahkemesinde, ne de Castro’nun 1953’de Santiago’daki konuşmasını taklit ediyordum. Salon büyüktü, o kadar. Ancak, savcının gözünün içine baktıkça, yüzünü benden kaçırmakta olduğunu sezdim. Biriyle haber yollamış, “Davayı ben açmadım, Başbakan telefonla istedi.” diye. Avukat Halit Çelenk hepimize göz kulak oldu, kol-kanat gerdi, sonunda topluca temize çıktık.

Ben Küba’ya ilişkin yazıları sürdürmekten geri kalmadım. Türkçe de yazdım, yabancı dillerde de. Bu arada, BM’e bağlı birkaç uluslararası örgütün yöneticiliğine seçildim ve bu bağlamda eylemlerim, açıklamalarım ve desteğim oldu. Yazdıklarıma Küba basını da yer verdi. Orada birkaç dile de çevrildim. Ankara’da basılan İngilizce bir gazeteye de (ülkemizin daha çok ulusal sorunları üstüne) oldukça sık yazıyordum. Oraya da özellikle ambargonun BM ilkeleri ve kararlarına aykırı olduğunu belirten art arda yazılar verdim. Bunları ABD Büyükelçiliği’nin hiç onaylamadığını kestirmek zor değildi. Gazete sorumlusu, bir gün, artık yazı vermememi istedi. Şimdi kendi Kuzey Irak’ta, ek olarak, kazançlı “işadamlığı” yapıyor. Birkaç gün içinde yerime bir Amerikalı yazmağa başladı. Daha önce, Türkiye’de “resmî” görevleri varmış. İlk Küba yazıları benimkilerin tam karşıtıydı. İkinci Uluslararası Yaşam Ortamı Toplantısı İstanbul’da olduğunda oraya yöneticisi olduğum ve merkezi Cenevre’de olan örgütün temsilcisi sıfatıyla katıldım ve genel kurulunda Kudüs’te Filistin haklarını göz ardı eden İsrail yönetimini eleştiri ekseninde konuşma da yaptım. Castro’nun oradaki konuşmasını herkes ayağa kalkarak uzun süre alkışlarken, yalnız bir kişi yerinde oturdu: O gazetede benim yerime alınan Amerikalı görevli.

Bu arada, Küba Yazarlar Birliği bana Batista’ya karşı ayaklanma sırasında öldürülen ve Castro’nun en yakın destekçilerinden biri bilinen kişi adına “Felix ElMuza” Madalyası verileceğini ve bunu alan dördüncü yabancı olduğumu bildiren bir mektup yolladı. Aynı ay içinde Havana’daki bir toplantıya da katılmak üzere çağrıldım. Ödülü orada alacaktım, belki de toplantı günlerinin birinde. Kuşku yok ki, uluslararası birlikteliğin genel amacı çok daha geniş kapsamlıydı. Olayı Dişişleri Bakanlığımıza aktardım, onlar da Havana’daki temsilcimizi bilgilendirmiş. Oradaki büyükelçimizden gelen değerlendirme, toplantı sonunda bir bildiri hazırlanıp açıklamalar yapılacağını, böyle bir metne imza koymakta zorlanabileceğimi, bu nedenle gelmememi öneriyormuş. Bu durumda, pasaport alıp yurt dışına çıkmak o günün koşullarında hukuken olanaksızdı. Bu yanıtla ben Ankara’da kaldım, madalya da Küba’da. Ancak, toplantı çağrısını yapanlara telgrafla “orada bulunamamakla birlikte, alacakları tüm kararlara buradan peşinen katıldığımı” bildirdim, kopyasını Ankara’daki Küba Büyükelçiliğine ve Dışişleri Bakanlığımıza ulaştırdım.

Bu durumda, madalya buraya geldi ve İstanbul’da Reşat Nuri Güntekin Tiyatrosu salonunda bana verildi. İlk kez “Çalıkuşu” romanıyla (1922) ün yapmış olan Reşat Nuri, İstanbul Kent Tiyatroları yazın kurulu üyeliği de yapmıştı ve oyun yazarlığı da vardı. On dokuz oyun yazmıştı, Reşat Nuri’yi Varlık Yayınevini kuran Yaşar Nabi’ye on dokuz yaşımdayken ilk (W. Saroyan’dan çeviri) kitabımı basılmak üzere götürdüğümde görmüştüm. Yaşar Nabi’yle konuşmamızı ilgiyle izledi. Millî Eğitim Başmüfettişliği ve Paris Kültür Ataşeliği yapmıştı. Yazarlığı yanında eğitimciliği de vardı. Bu nedenle, sakalları bile tam bitmemiş benim gibi bir gencin bir kitap getirişi karşısında yüzüme sevgiyle baktığını bugün de anımsıyorum.

İşte, onun adının verildiği tiyatroda madalyayı Küba Büyükelçiliği Müsteşarından aldım. Havana’dan hareketinden önce ansızın eşini yitirmişti. Burada kaldığı sürece bu olayın hüznü kendini bırakmadı. Madalyayı aldıktan sonra Küba’ya ilişkin ve Lâtin Amerika’da ABD emperyalizmi konusunda bir konuşma yaptım. Bu törenden sonra, Simon Bolivar üstüne çok duyarlı bir oyun sahnelendi. Şehir Tiyatrosu oyuncuları bu oyunu çok önceden ezberleyip hazırlamışlar, yıllar önce bir-iki gece de oynamışlardı. Ancak, o zamanki “beşi-bir-yerde” askerî yönetim kendilerinin kastedildiklerini düşünerek oyunu yasaklamıştı. İstekleri gursaklarında kalan oyuncular bu başyapıtı bu kez kalabalık bir izleyiciye sundular. Konusu şuydu: Yabancı işgâlcinin güvenlik güçleri İspanyol sömürgeciliğine karşı bayrak açmış olan Simon Bolivar’ı (1783-1830) yakalayıp öldürmek için aramaktadırlar. Nerede saklandığını bilmemelerine karşın, ellerinde çok yakını biri vardır. O da işkenceye dayanıyor, Bolivar’ın saklandığı yeri söylemiyor. Polis müdürü sokaktan rastgele altı kişi toplatır. İçlerinde iki bebeğini ateş üstünde kaynayan suyla evde bırakıp ekmek almak için birkaç dakikalığına sokağa çıkmış olan ana da vardır. Polis müdürü Bolivar’ın işkenceye dayanan tutuklu arkadaşı konuşmadıkça, bu kişilerden her gün birini asacağını söyler. Dediğini yapmağa koyulur da. Tutuklu çözülürken, Bolivar saklandığı yerden çıkıp gitmiştir zaten. Böyle bir oyunu yazmış olmak isterdim. O akşam birkaç yönden duygulandım.

Madalyayı Küba’da alma iznim çıkmamıştı ama, ikinci bir Havana toplantısına daha çağrıldım. Bu kez, Sovyet Bloku ortadan kalkmış, Küba dar boğazlara girmişti. Çağrılıydım ama, ortada bilet de yoktu. Yalnız, Londra’da basılacak bir kitabım ve Cambridge, Londra ve LSE üniversitelerinde konuşmam nedeniyle Londra’da olacaktım. Bakanlığa gene bilgi verdiğimde, Havana’daki toplantıya Yunanistan’dan katılımlar olacağını ve oradan gelecekler Kıbrıs konusunda çıkışlar yaparlarsa onları yanıtsız bırakmamamı, bu nedenle bana Londra Büyükelçiliğimizden Küba’ya gitmek üzere bir bilet sağlanacağını bildirdiler.

Sonunda Küba’ya devlet desteğiyle gitmiş oldum. Giderken (GAMA ortaklığı üst düzey yöneticilerinden, benim gibi Robert Kolej mezunu, ayrıca eşimle aynı sınıftan) Küba pürosu içtiğini bildiğim Erol Özman’a uğradım, oradan istediği püroyu getirebileceğimi söyledim. “Parasını vereyim.” diye atıldı. Amerika’da öğrenciliğimde ben de ara sıra püro içerdim. Tanesi 5-10 sent, büyük Küba püroları da bilemedin bir dolardı. “O kadar param var, ben alırım.” dedim. “Bir kutusu kaç dolar, biliyor musun?” diye sordu. 1.500 dolarmış. Yurt dışına çıktığımda yanımda o kadar para hiç olmamıştı. Hemen aldım ve Havana’ya vardığımda ilk peşine düştüğüm Yunanlılar değil, istediği cins Havana pürosu oldu.

Çağrılı olmama karşın hava alanında çok uzun bekledim. Püroları soruşturdum. O cins yoktu. Elçiliğimize vardığımda; benim gelmememi daha önce öneren büyükelçinin hâlâ görevde olduğunu gördüm. Birlikte büyük otellerdeki tüm püro satış yerlerini dolaştık. O cinsi hiçbir yerde yok. Ona en yakını sordum ve 1.500 dolar karşılığında alıp getirdim. Ancak, Türkiye’ye götürürken, bu kutuları yanımdan ayırmamamı, yoksa değerini herkes bildiğinden hava alanlarının birinde mutlaka çalınacağını bana söylediler. Havana-Londra-Ankara uzun yolculuğunda çantamın içinde yanımdan hiç ayırmadım.

Büyükelçiyle Havana’yı dolaşırken ana caddelerin birinde Atatürk’ün büstünü de gördük. İstanbul’da Kadıköy’e de Küba’nın büyük düşünürü José Marti’nin büstü konmuş, ama kimi densizlerin birkaç kez saldırısına uğramıştı. Havana’daki görevlerimi yaptım, dergilere ve müzelere gittim, ünlü meydanlarını dolaştım, görkemli mimarisine tanık oldum, dalları yere uzayarak toprağa giren güzel ağaçlarını hayranlıkla gözlemledim, el ele tutuşan biri beyaz biri siyah derili çiftleri izledim ve kimi yerlerde suluboya resimler yaptım.

Bu arada, ünlü Amerikan romancısı Ernest Hemingway’in (1899-1961) balıkçısının yaşamakta olduğunu öğrendim ve kendisiyle konuşmak istediğimi belirttim. Elçiliğimizin genç üçüncü katibi beni götürmeye talip oldu. Sözünü ettiğim, Hemingway’in “İhtiyar Balıkçı ve Deniz” adlı romanındaki ve Spencer Tracy’nin 1958’de oynayarak üç ödül alan filmindeki denizci değildir. Benim konuştuğum (evinde gördüğümde 101 yaşında ve Hemingway’le yıllarca sürekli balığa çıkmış olan Gregorio Fuentes’di. Öteki “El Viewo del Mar” (İhtiyar Balıkçı) Santiago adlı biriydi ve Meksika Körfezi’nde avlanırken onun da yakaladığı dev bir deniz canavarını köpek balıklarına kaptırmadan kıyıya götürmek isteyen ama yattan sandala kısa süre konuştukları başka biriymiş. Hemingway olayı öğrenince onu romanlaştırmış. Gregorio ile uzun bir konuşmamız oldu. Bilinci yerindeydi. O buluşmamızın ayrıntılarını belki başka bir yazıda anlatırım. Hemingway’in romanlarından hangilerini okuduğunu sorduğumda, yanıtı şu oldu: “Hiç birini. Okumama gerek de yoktu, çünkü tümünü benimle konuşup tartışır, öyle yazardı; okumuş gibiyim; konularını daha basılmadan önce bilirdim.”

Küba’ya daha önce devlet adına çağrılıp gidemediğimden, otele değil, konukevine yerleştim. Varlıklı birinin eski konaklarından biriydi. Eşyalar, örneğin ahşap yataklar neredeyse antikaydı. Kapıdaki kömür karası ve yalnız İspanyolca bilen genç kızın gözlerinin içi sürekli gülüyordu. Konukevinde o sırada bulunanlar içinde kızını ameliyat ettirmek için getiren (bizde Ruhi Su ayarında) bir halk türkücüsü baba da vardı. 1959’dan bu yana, Küba eğitimde, özellikle tıpta büyük atılımlar yaptı. ABD yönetimi yıllardır ambargo uygularken, kimi Amerikan tıp kuruluşları Kübalı doktorlara ödüller veriyorlar. New Orleans kıyılarını yıkan son kasırga nedeniyle, Castro’nun Amerika’ya yardım için bin doktor yollamaya hazır olduklarını söylemesi tıpta hangi düzeye çıktıklarını gösteriyor. O türkü ustası Orta Amerika müzisyeni kızının ameliyatını beklerken, konukevinde özel bir şölen sundu. Masaları da devlet donattı. Pasta, börek ve meyve türünden eksik yoktu. İşten konukevine döndüğümde, beni de çağırdılar. Baba gitarını çalıyor, yiyecekler uzun masaların üstünde duruyordu. Yüzümü yıkayıp gömleğimi değiştirdikten sonra hemen geleceğimi söyledim. Kısa süre sonra döndüm de. Ama baktım ki, müzik durmuş ve masaların üstünde yiyecek hiçbir kalmamıştı. Kapıdaki kömür siyahı şirin kız dolaptan bir tabak yiyeceği elime tutuşturup “bunu senin için saklamıştım” dedi.

Bu söylediklerim yazı dizisinin bir açılış sohbeti…


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe