| Hüseyin Adıgüzel |
Siyasette yaşanan komedi bir tuzağın sonucudur Geçen hafta, siyaset arenasında yaşadığımız ya da yaşamak zorunda bırakıldığımız bir komediden söz etmiş, hatta seçimlerin bile bir komedi olabileceğini söylemiştim. Aradan geçen birkaç günlük zaman, bende, yaşananın komediden ziyade bir tuzağa benzediği duygusunu uyandırdı. Bu ilk bakışta komedi gibi görünen durum, sanki hazırlanmış bir senaryonun parçalarının yerine oturtulma operasyonuydu gibime geliyor. Çünkü, seçim meydanlarındaki komediden sonra geçirilen seçim komedisi, eski manzarayı daha berrak, daha açık, halk desteğini almış şekilde ve bir de başka bir partinin dolaylı da olsa desteği ile getirip önümüze koymuştur. Bu, bir operasyon ve millete kurulmuş tuzaktan başka bir şey değildir. Meydanlara toplanan yüz binlere “siz ne yaparsanız yapınız, biz bildiğimizi okuruz” demektir. Operasyon şudur; AKP’yi daha güçlü bir şekilde iktidarda tutmak! Seçim meydanlarında, küfürleşecek boyutlara ulaşan karşıtlıklar, seçim sırasında bir dönüşüm yaşamış, karşıtlıklar beraberliğe dönmüş ve son açıklama ile operasyon tamamlanmış, karşıt oylar AKP hanesine geçirilmiştir. Daha açıkçası, MHP’ye verilen AKP karşıtı oylar, bu durum ile AKP’nin hanesine yazılmıştır ve öncekinden daha vahim bir tablo ortaya çıkmıştır. Önceki tabloda Cumhurbaşkanını seçemeyecek olan AKP, önümüze getirilen yeni tabloda Cumhurbaşkanını seçebilecek konuma ulaşmıştır. Tuzak ise şudur; meydanlarda AKP’den hesap soracağını söyleyerek, Başbakana ip atarak milyonlarca insanı peşinden sürükleyen ve Kürt istilasını bire bir yaşayan yerlerde bir umut olarak gösterilen, meselâ Kürt istilâsının en yoğun olarak yaşandığı yer olan İçel’de birinci parti olan MHP, aldığı karşıt oyları, bugün AKP çizgisine getirerek milleti tuzağa düşürmüş ve kandırmıştır. Meydanlarda söylediklerinin tümünün üzerine bir çizgi çekmiş, AKP’nin tüm icraatlarını meşru hale getirmiştir. Yani, sorulacak bir hesap bırakmamıştır. Tuzağı küreselleşmenin efendisi hazırladı Milyonlarca insanın içine düşürüldüğü bu durum komediden daha çok, acınacak, ağlanacak bir durumdur. “Ellerim kırılsaydı da”dan tutunuz, “tövbeler olsun bir daha mı”ya kadar uzanan pişmanlıkların olacağını düşünmeden, siyaset sahnesinde bir daha görünemeyecek kadar dibe vuracağını hesap etmeden, böyle bir kararın alınabilmesi mümkün değildir. Bütün bunlar göz önünde iken böyle bir kararı alabilmek parti yönetiminin boyunu aşar. Burada, muhtemelen dışarıdan birilerinin müdahalesi söz konusudur. Yani birileri, bir merkez, bir dış kaynak, seçim sonuçlarının bu şekilde olmasını, milletin oylarının istenmeyen bir kanala akıtılmasını istemiştir ve MHP de buna boyun eğmiştir. Aynı şekilde Başbakanın da bu emre boyun eğdiğini düşünüyorum. Seçim gecesi parti balkonundan yaptığı konuşmada Cumhurbaşkanlığına başka adaylar da varmış ve uzlaşarak Cumhurbaşkanı seçeceklermiş havası veren Başbakan, ihtimal ki, istediklerini yapamadı. Karşısındaki gücü ikna edemedi. Daha büyük ihtimal ise, onun da millete kurulan tuzağın bir parçası olduğudur. Durum istenilen şekle gelince, o gece partisinin balkonundan söylediklerini bir anda unuttu ve AKP adayı olarak Abdullah Gül’ü yeniden ortaya çıkardı. İhtimal ki, bu güç, bu merkez; küreselleşmenin de merkezidir. Yapılan bu operasyon ve kurulan bu tuzak ile millet aldatılarak Büyük Ortadoğu Projesine yeni bir eşbaşkan daha gelmiştir. Hayırlı olsun! Ilımlı İslama kardeş Ilımlı Milliyetçilik İddia ediyorum bu karar MHP’nin siyasi intiharıdır, Türk siyasi arenasından silinmesidir. MHP aldığı meclise girme kararı ile harakiri yapmıştır ve sözüne güvenilmeyecek bir parti haline gelmiştir. Böyle bir karar nasıl alınabilmiştir? Bir siyasi partinin yöneticilerinin böyle bir karar alabilmesi için, ya partiyi kapatmak istemeleri ya da seçmenini yok saymaları gerekir. Bunlar, şimdilik parti kapatmayı düşünmediklerine göre, seçmenini yok saymışlardır ki, bu partiyi kapatmaktan daha acı bir sonuçtur. Kurulan tuzak, sadece siyasi desteğin sağlanması değil, Türk Milliyetçiliği ideolojisinin de yok edilmesi ya da aynen Ilımlı İslâm modeli gibi, “Ilımlı bir milliyetçilik modelinin” tuzağıdır. Güç merkezi, Ilımlı İslâm’dan alacaklarını aldıktan sonra, onu kaldırıp boş bir çuval gibi bir köşeye atacaktır. O zaman elinin altında stepne bulunması gerekir. Şimdilik meclise soktuğu bu stepne, “ Ilımlı Milliyetçilik” modeli olarak önümüze getirilmiştir. Şu anda AKP nasıl Ilımlı İslâm modelinin temsilcisi ise, MHP de alınan karar ile Ilımlı Milleyetçilik modelinin temsilcisi durumuna getirilmiştir. Yapılan operasyonun ve kurulan tuzağın amacını şöyle açıklayabiliriz; birincisi mevcut AKP iktidarını daha da güçlendirmek, ikincisi, yükselen Milliyetçi ideolojiyi “bakın milliyetçiler de bizimle beraber” diyerek yok etmek ya da en iyimser söyleyişle yükselişini önlemek ve ılımlı milliyetçilik modeli yaratmaktır. Türk milletine kurulan bu tuzak mükemmel işletilmiş, AKP’nin yıkıcı, bölücü, satıcı politikalarından şikâyetçi olan milyonların oyları, kurulan tuzak ve uygulanan operasyon ile oy verenlerin haberi bile olmadan AKP saflarına aktarılmıştır. Biraz daha açayım; seçim kararı alınmasına neden olan olay, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı adayı olmasıydı. Adaylığı açıklandıktan sonra olanları bir düşünün. Milyonlar, Ankara Tandoğan’da, Anıtkabir’de, İstanbul Çağlayan’da, İzmir Konak meydanında Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olmaması için meydanlara inmediler mi? O gecenin hemen ertesinde bir Silahlı Kuvvetler bildirisi yayınlanmadı mı? Anayasa Mahkemesi 367 koşulu getirmedi mi? Böylece Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olması engellenmedi mi? Erken seçim kararı bunun için alınmadı mı? Peki, MHP’nin meclise girme kararı ile, bütün bu yapılanlar, bir anda yok edilmedi mi? Yani, milletin koyduğu eylemlerle Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı engellendi, AKP o koşullar içerisinde Cumhurbaşkanını seçemez hale geldi. Bugünkü tablo ise, o muhteşem gelişmelerin ardından tam anlamıyla eskisinden daha güçlü bir AKP’yi karşımıza çıkardı. Gerçekte, aldıkları oylarla Cumhurbaşkanını yine seçemeyecek durumda olmalarına rağmen, inanılacak gibi değil ama öyle, AKP, AKP karşıtı oylarla Cumhurbaşkanını seçebilecek konuma getirildi. Bu millete kurulmuş bir tuzak değilse nedir? AKP’ye hesap soracak tek parti olarak millete sunulan MHP, seçimden hemen sonra, ortada hiçbir gelişme yokken neden birdenbire AKP’nin dümen suyuna girdi? Bu soruların cevabı verilmezse, bizim düşüncelerimiz haklılık kazanacaktır. Çok açık olarak görülüyor bu soruların cevabı, MHP’nin bu yönetimi iş başında olduğu sürece verilemeyecek ve bizim gibi düşünenlerin haklılığı tasdik edilecektir. AKP, MHP sayesinde Cumhurbaşkınını seçebiliyor 14 Ağustos gecesi, kendilerini ziyaret eden Cumhurbaşkanı adayı Abdullah Gül’ün arkasından MHP yöneticilerinden biri “Mecliste, kendi adaylarını seçtirecek çoğunluğa sahipler, biz Meclise geleceğiz ve kendi adayımızı destekleyeceğiz” anlamında bir açıklama yaptı. Bu açıklama, bırakın insanları, kargaları bile güldürür; geçen dönem 350’nin üzerinde milletvekili olan AKP Cumhurbaşkanını seçememişti, bugün çoğunluk dediği, 340 milletvekili ile, siz destek olmasanız Cumhurbaşkanını nasıl seçecektir? İkincisi, peki, çoğunluk onlarda niçin seçilemeyeceğini bile bile Cumhurbaşkanı adayı gösteriyorsunuz? Demokrasinin işlediğini ya da Cumhurbaşkanlığı seçiminin demokratik bir seçim olduğunu göstermek için mi? Bunlar eskimiş numaralar, zamanında bunları diktatörler yapar, kurdurdukları bir partiyi seçime sokarlar ve dünyaya “demokratik seçim yaptım” mesajı vermek isterlerdi. Doğal olarak da gülünç olurlardı. MHP yöneticileri, milletin kendilerini parlamentoya seçtiğini, bu yüzden parlamentoya gitmelerinin görevleri olduğunu söylüyorlar. Meselâ, meclis çoğunluğu ile AKP istediği kanunu çıkarabilecek güce sahiptir. Sizin istemediğiniz bir kanunu çıkarırken onu nasıl durduracaksınız? Tek parti oligarşisinin yerleşmemesi için ne yapacaksınız? Parlamentoda oturup olanı biteni seyir mi edeceksiniz? Yoksa, istemediğiniz, milletin yararına olduğuna inanmadığınız bu kanunun da geçmesi için, demokrasi uğruna, demokratik bir kanun çıkarılması uğruna, destek mi vereceksiniz? O zaman, başka bir parti çatısı altında olmanızın ne anlamı var? Kapatın partiyi, ilhak edin AKP’ye olsun bitsin. Milleti biz muhalefet partisiyiz diye aldatmayın. Demokrasi denilen nesnenin özünü bile kavramayanların açıklamaları, milleti şaşkınlığa düşürüyor. “Demokrasi uğruna uzlaşacağız,” “Demokratik ortamın sağlıklı yürümesi için destek vereceğiz” gibi açıklamalar, demokrasinin özünü anlamayanların milleti kandırmak için söyledikleri ve milleti uyuttukları ninnilerdir. Demokraside iki ayrı erk vardır; biri iktidar, diğeri muhalefet! İktidarın karşısında muhalefet olmazsa, demokrasi olmaz. Aynı eski diktatörlüklerde olduğu gibi, muvazaa partisi kurdurmak demokrasiyi uygulamak demek değildir. Bugün MHP tam bir muvazaa partisi halindedir. İktidarın her söylediğini kabul etmek, ister uzlaşma, ister demokrasi uğruna, muvazaa partisi durumuna düşmek demektir. Muhalefet iktidarı denetlemek ve yaptıklarını eleştirmek için vardır. Destek için muhalefet olmaz. Elbette hayati çıkarların söz konusu olduğu durumlarda bunu normal karşılamak gerekir. Ama daha dün, meydanlarda AKP iktidarının uygulamaları ile Yüce Divanlık olduğunu söyleyeceksiniz, bugün o Yüce Divanlık uygulamaları meşru hale getireceksiniz. Bu demokrasi falan değildir, aldatmacadır, kandırmacadır! Neresinden bakarsanız bakınız, Cumhurbaşkanlığı seçimi için alınan Meclise girme kararının açıklanacak, milyonları ikna edecek bir tarafı yok! Büyük bir hata yapılmıştır ki, ben hata olduğuna inanmıyorum, milyonların aldatıldığına, tuzağa düşürüldüğüne ve kurulmak istenen Kürt - İslâm iktidarına doğru büyük bir adım atıldığına inanıyorum. Birilerinin ortaya çıkarak bu kararın gerekçelerini ve ne yapmak istediklerini, millete, hiç olmazsa oy aldıkları kitleye açıklamaları gerekir. Siyaset alanında büyük bir boşluk doğmuştur MHP’nin ve CHP’nin yaptıkları ve yapmak istedikleri ile siyaset meydanında büyük bir boşluk doğmuştur. Ne CHP; ne de MHP, milliyetçi ve ulusal sol oyların temsilcisi değillerdir. Atatürkçülerin, milliyetçilerin, ulusal solcuların oyları şu anda boşluktadır. Onların inanacakları bir partileri yoktur. Bu boşluk mutlaka doldurulmalı ve siyaset alanına bir denge getirilmelidir. Bizim açımızdan önemli olan ve üzerinde düşünülmesi gereken hususlar şunlardır; bu boşluğun başkaları tarafından doldurulmasına ya da böyle sürüp gitmesine seyirci mi kalacağız? Yoksa CHP, ya da MHP’den birine oy vererek bu boşluğun sürüp gitmesine çanak mı tutacağız? Ya da bu düzen partilerine alternatif yeni bir toparlanma merkezi mi kuracağız? Seçim sonuçları şunu kesin olarak göstermiştir, bütün sağ kesimler, liberalinden Milli Görüşçüsüne, orta yolcusundan milliyetçisine, hepsi artık AKP’de temsil edilmektedir. Yani iki kutuplu bir siyasi arena arzu edilmiştir ve bunun sağ kesimi AKP ile temsil edilirken sol kesim ortada yoktur. Muhalefet adı altında “Ilımlı Solculuk” ve “Ilımlı Milliyetçilik” vardır. Boşluk dediğimiz budur işte. Bu boşluk sahtekârlar tarafından doldurulmadan, Ulusal Sol ideoloji mensupları tarafından doldurulmalıdır. Liberal, işbirlikçi, emperyalist sağın karşısına, Milli Mücadele Derneği mensupları ve TÜRKSOLU, Türk milletinin gerçek kurtuluş seçeneği olan Ulusal Sol ideoloji ile çıkmalıdır. AKP’nin temsil ettiği, emperyalist, liberal, işbirlikçi, Batıcı, Kürtçü değerlerin karşısına, Atatürkçü, milliyetçi, antiemperyalist, laik bir Ulusal Sol güç kesinlikle gelmeli ve doğan boşluğu doldurarak, antiemperyalist, Atatürkçü, laik, tam bağımsızlıkçı, devletçi bir parti siyaset arenasının sol yelpazesinde yerini almalıdır. Bugün, tablo kör gözlerin bile göreceği şekilde ortadadır. Bu değerleri, ödün vermeden savunan siyasi bir parti, politik alanda yoktur. Hemen herkesin ipliği pazara çıkmıştır. Bu değerleri, kurulduğu günden bugüne, hiç ödün vermeden savunan sadece TÜRKSOLU ve Milli Mücadele Derneği’dir. TÜRKSOLU, AKP’nin karşısında Ulusal Solu temsil edebilecek yapılanmaya da sahip olan tek güçtür. TÜRKSOLU’nun 6-7 yıldır savundukları, söyledikleri, yaptıkları ortadadır. Dün Kürtçü bugün Atatürkçü, dün milliyetçi bugün liberal, dün solcu bugün kapitalist olanlara inat, ortaya çıktığı ilk günden beri milliyetçi, Atatürkçü, antiemperyalist, laik ve demokratik olan, Türk milletini, onun tarihi ve kültürel değerlerini, vatanını, bayrağını, bağımsızlığını savunan ve bunlardan hiçbir ödün vermeyen TÜRKSOLU, yaratılan boşluğu dolduracak tek güç olarak siyaset sahnesindeki yerini mutlaka almalıdır. Bunun için gerekli hazırlıklar zaman geçirilmeden yapılmalıdır. Biz kazanacağız! Bu fikirlere, bu görüşlere görül verenlerin de bu çalışmalara fiilen katılmaları, olmazsa olmaz ilk koşuldur. Kitlesel bir hareket oluşturmak ancak kitlelerin, oluşturulacak hareketin ilk aşamasından itibaren görev almaları ile mümkündür. Herkes, bulunduğu bölgede, bu hareketin altyapı çalışmalarını başlatmalı, en azından yönetimi oluşturabilecek kadroları hazırlamalıdır. Üye kazanmak için yoğun bir çalışma temposu içinde olunmalı, ev ev, kapı kapı dolaşılarak gerçekler millete anlatılmalıdır. Öyle olmalı ki, partinin kuruluşu Türk milletine moral, düşmanlarına korku ve kaygı versin. Ankara’da partinin kuruluş dilekçesinin verildiği gün, düğün varmış gibi, davullu zurnalı, bütün yurtta şubeleri açılsın. Biz kazanacağız. Görüntüye aldanmayın! Görüntüler kısa ömürlüdür! Bu durum uzun soluklu bir mücadelede gelip geçici bir olgudur. Kazanmış görünseler de, sonunda biz kazanacağız. Çünkü, biz, Türk milletiyiz, Türk vatanıyız, Türk bayrağıyız, milletimiz için varız, vatanımız için varız, bayrağımız için varız, bağımsızlığımız için varız. İktidar, tüm muhalefeti ortadan kaldırmak istiyor İktidarın Cumhurbaşkanını seçtikten sonra, daha baskıcı, daha sert bir politika izleyeceğini, muhalif kanadı bir sürü uydurma gerekçelerle yavaş yavaş ortadan kaldırmak için çalışacağını daha önce yazmıştım. Bunun ilk örneği, hem de Cumhurbaşkanı seçilmeden, en sivri kalemlerden biri olan Emin Çölaşan’ın Hürriyet gazetesinden kovulmasıdır. Aydın Doğan medya grubunun POAŞ’tan doğan vergi borçlarının on misli azaltılmasının ve geniş yelpazeye yayılmasının bedeli Emin Çölaşan olmuştur. Burada, büyük gayrımilli sermaye ile hükümetin işbirliğinin nasıl işlediğinin de bir örneği görülmektedir. Emin Çölaşan ne ilktir, ne de son olacaktır. Bütün ulusalcılar piyasadan silinmeden bu operasyon durmayacaktır. Çünkü, hükümet, muhalif gazete, dergi ve yazar istememektedir. Ne acıdır ki, özgürlük şampiyonları, dinci basın, Kürtçü basın, Batıcı basın, elinden yazma özgürlüğü alınan yazarı değil de, özgürlükleri kısıtlayanları savunmaktadırlar. Demek ki, bunların özgürlük anlayışları, aynen AKP’nin anlayışı gibi, sadece kendilerinedir. Her yerde uygulanan bu çifte standartlar, Türk milletinin hiçbir hakkı olmadığı noktasına kadar uzatılmış ve nerede Türk ve Türk’e ait bir değer varsa yok edilme noktasına kadar getirilmiştir. Büyük sermayenin vatan satıcılığı Büyük sermaye, (MÜSİAD- TÜSİAD) KÜRESEL ÇETE’ nin ülkemizdeki işbirlikçisidir. Ülkemizdeki küresel boyutlu soygunlar ve ülkenin yabancılara peşkeş çekilmesi olayının perde arkasındaki aktörü, işbirlikçisi gayrimilli büyük sermayedir. Bu sermayenin, yaptığı operasyonların ülkeye verdiği zarar en az AKP iktidarının verdiği zarar kadardır. Bunlar, dünün Galata bankerlerini aratacak kadar ileri gitmişler, ulusal değer olarak ne varsa yıkmak için her türlü pisliğin içine girmeye, ortalığı karıştırmaya başlamışlardır. Geçen hafta yazdığımız Ayvalık ile ilgili yazıyı hatırlayınız. Ülkemizi bölmek, yıkmak, yeni azınlıklar yaratmak, ülkemizin zenginliklerini birilerine peşkeş çekmek, Türk düşmanlarıyla dostluk yapmak bunların olağan işleri haline gelmiştir. Böyle bir sermayenin basının %90’ına yakınını kontrol altına alması, insanlarımızın bilgi edinme özgürlüğüne indirilmiş en büyük darbedir. Bunu hiç konuşan yok, bunu hiç dile getiren yok! Varsa yoksa, Ermeni soykırımı, Kürtçülük hakları, Ekümenik Patrik, din yayma özgürlüğü, AB kriterleri… Büyük sermaye, mütareke basını ve küresel sermayenin seçimleri nasıl manipüle ettiğini herkesin bildiğini zannediyorum. Hizmeti verdiler, bundan sonra karşılığını alacaklardır. Bu dönemde yolsuzlukların daha da artacağından hiçbir şüphem yok. Seçimde dağıttıkları ulufeleri, şimdi misliyle toplayacaklardır. Bakın görün, ne kurumlar bunlara peşkeş çekilecek, milletin parası ile kurulan işletmeler bunların emrine tahsis edilecektir. Sırada Halk Bankası, Ziraat Bankası, Türk Hava Yolları var. Bakalım kimler, bu millet varlıklarını kelepir pahasına ele geçirecekler ve daha sonra da ya yabancı bir şirket ile ortaklık kuracaklar ya da yabancı bir şirkete satacaklardır. Böylece millete ait bütün kurumlarımız, yeraltı ve yer üstü zenginliklerimiz yabancıların eline geçmiş olacaktır. Ondan sonra da yaşasın Türkiye!.. Gün Milli Mücadele günüdür Bütün bunları bildiğimiz için mücadelenin bu dönemde daha zorlu olacağını söylüyoruz. Bu zorlu mücadeleyi başarı ile yürütmenin ilk koşulu bir ve beraber olmaktır. Bütün yurtseverler, bütün milletseverler bir bayrak altında toplanmadığı sürece, Tanrı bizi, başımıza geleceklerden korusun, diye dua etmekten başka bir yolumuz kalmayacaktır. Bu yüzden TÜRKSOLU mensuplarına, Milli Mücadele Derneği mensuplarına büyük görevler düşmektedir. Daha geniş alana yayılmak, daha çok insanla temas etmek ve daha çok şube açmak, insanlarımızı vatan görevine davet etmek başat görevlerimiz olmalıdır. Madem böyle güçlüklerle dolu bir işe soyunduk, bütün güçlükleri halletmesini de bilmeliyiz. Yılgınlığa ve karamsarlığa kapılmak için hiçbir neden yok. Bu iktidarın uygulamaları ile daha hızlı ve daha çok yol alabileceğimizi bilmeliyiz ve buna göre çalışmalıyız. İçinde yaşadığımız günlerin, 19 Mayıs 1919 günlerinden anlamca bir farkı olmadığını herhalde hepimiz takdir ediyoruz. O gün ne yapılmışsa, bugün de o yapılacaktır. Gün, Milli Mücadele günüdür, Milli Mücadele tüm milletin katılacağı bir mücadele şeklidir ve başarısız olması mümkün değildir. Millete rağmen hiçbir şey yapılamaz. Tüm sorun milletin örgütlenmesidir. Örgütlenme tamamlanır tamamlanmaz mücadelenin şekli ve şemali değişecek, millet ulusal değerlerini her türlü saldırıya karşı korumayı bir görev olarak kabul edecektir. Bunun oluşması örgütlü siyasi bir kuruluşla mümkündür. Dernek örgütlenmesinin ardından, siyasi örgütlenme gelecek ve Milli Mücadele, siyasi yelpazede de yerine alacaktır. Türk devletinin tam bağımsızlığı, antiemperyalist politikası, millet egemenliği, tek vatan, tek devlet, tek bayrak ülküsü o zaman hayata geçirilecektir. Haydi Milli Mücadeleye!
|