Askerden sert açıklamalar
Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı adaylığını ikinci kez açıklaması, tüm kesimlerde “Şimdi ne olacak?” sorusunu güdeme getirdi. Kürt-İslamcı cephe bayram ederken ve CHP de yeniden seçimi engellemenin yollarını aramaya koyulurken, aksi herhangi bir gelişme olmazsa Abdullah Gül, MHP’nin Meclis’e girmesi ve DTP’lilerin desteği ile bu ay sonunda Türkiye Cumhuriyeti’nin 11. Cumhurbaşkanı olacak. Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığının Türkiye için ne anlama geldiğini daha önce defalarca dile getirmiştik.
Abdullah Gül, adaylığını açıkladıktan sonra dış basında yer alan yorumlar ise, bizim Kürt-İslamcılara göre biraz daha temkinliydi. Özellikle 27 Nisan sürecinden dersler çıkaran Batı medyası, Abdullah Gül’ün adaylığını açıklamasından sonra “kriz çıkacak” yorumları yapmaya başladı. Bütün kesimlerde açıktan olmasa da herkesin kendine sorduğu soru ise, “Asker ne yapacak?”... Öyle ya, önceki hafta Genelkurmay Başkanı Org. Büyükanıt, “Söylediklerimizin arkasındayız.” demişti. Şimdilerde herkesin gözü kulağı karargâhta. Karargâhın tavrı ile ilgili ipuçları ise geçtiğimiz haftanın ortasında gelmeye başladı.
2. Ordu Komutanı Hasan Iğsız ve Samsun Garnizon Komutanı Naci Beştepe, geçtiğimiz hafta katıldıkları törenlerde hükümete ve PKK’ya yönelik sert mesajlar verdiler. 2. Ordu Komutanı Hasan Iğsız, Diyarbakır’da 7. Kolordu Komutanlığı’nın devir teslim töreninde özetle şunları söyledi:
“Bölücü terörle mücadelemiz her geçen gün artan bir kararlılıkla sürdürülmekte ve başarıya doğru önemli adımlar atılmaktadır; ancak terör örgütü, terörle gerçekleştiremediğini, yasal görünümdeki uzantıları vasıtasıyla elde etmeye çalışmaktadır. Demokrasi, insan hakları gibi herkesin benimsediği, saygı duyduğu kavramları çarpıtarak arkasına saklanmaktadır. Bunların cumhuriyetin temel değerleriyle sorunları vardır. Atatürkçü düşünceyi en büyük engel olarak görmektedirler. Ne yazık ki bu konuda yalnız değillerdir. Gerek yurt içi gerekse yurt dışında rejimle sorunlu olanlar, farklı amaçlarla, ayrılıkçı unsurlarla, fazla görünür olmayan işbirliğine girmektedirler. Hedeflerine ulaşmak için elbirliğiyle Atatürk’ü ve bize vasiyeti olan düşünce sistemini yüreklerden silmek ve Cumhuriyeti korumasız hale getirmek istiyorlar. Huzurunuzda ifade ediyorum, beyhude bir çabadır.”
Diğer taraftan Samsun’da Garnizon Komutanlığı’nın devir-teslim töreninde konuşan Tümgeneral Naci Beştepe de, “Devleti temsil sorumluluğunu unutup rüzgâr nereden esiyorsa o yönde hareket edenler, iktidar ve güç kimdeyse ona hizmet edenler, daha üst düzey makamlara getirilebilirler; ancak o makamları da dolduramaz, kendilerini oralara getirenlerin maşası olmaya devam ederler. Asıl hizmet edilmesi gereken halk da her şeyi görür ve herkese değerini biçer.”
Görüldüğü gibi, ülkenin değişik yerlerinden sesleri yükselen askerler, Cumhuriyeti korumaktaki kararlılıklarını her fırsatta dile getirmeye devam ediyorlar. Abdullah Gül’ün Anayasaya bağlılık nutuklarının çok bir işe yaramadığı ortada; ancak burada asıl merak edilen, Org. Büyükanıt’ın tavrı. O da iki hafta önce ipucu vermişti. Velhasıl Kürt-İslamcılar sevinmek için fazla acele etmesinler. Onlar bu ülkede padişah ve halifeyken Türk Milleti onları alaşağı etmeyi başarmıştı; onlar Cumhurbaşkanı olsalar bile Türk Milleti onları alaşağı etmeyi başaracaktır.
|
Tayyip, Özal’ın izinde
Geçtiğimiz haftalarda bu köşede bazı Şeriatçı vakıflar tarafından İstanbul’un muhtelif yerlerine asılan, Tayyip, Menderes ve Özal’ı yan yana gösteren afişlerden bahsetmiştik. Şeriatçı vakıfların “Milletin Adamları” dediği bu üçlüye “Amerika’nın melekleri” demiştik. Geçtiğimiz hafta basında yer alan bir haber aslında bu üçlünün birbirinden hiçbir farkı olmadığının yeni bir kanıtı oldu.
AKP’nin Cumhurbaşkanlığı adayını belirlemeye çalıştığı günlerde her gün AKP yönetiminin toplandığı ve eğilim belirlemeye çalıştığı haberlerini okuduk. Kâh AKP yönetimi olarak, kâh Tayyip, Gül ve Arınç’ın “troyka” olarak yaptıkları toplantılardan herkes bir şeyler çıkarmaya çalışmıştı. İşte bu toplantılardan birinde Tayyip’in milletvekillerine boş kâğıda imza attırdığı ortaya çıktı. Abdullah Gül için boş kâğıda toplanan imzalardan sonra umudu kalmayan diğer aday adayları da çaresiz Gül’e destek olmak zorunda kaldılar.
Bu uygulama bize afişteki üçlüden Turgut Özal’ı hatırlattı. Turgut Özal da milletvekillerinden boş kâğıda imza toplayarak, bunları kanun teklifinde kullanırdı. Tayyip’in de, Özal’la aynı taktiği izlemesi bizi hiç ama hiç şaşırtmadı. Ne de olsa aynı vatan satıcı geleneğin temsilcisi. Özal’ı taklit etmeyip de ne yapacak. Böylelikle Tayyip bir şeyi daha kanıtlamış oldu ki, sadece demokrasi değil, milletvekilleri de onun için bir araçtır. Tayyip istediği için boş kâğıda imza atan kuklalar için ise bir şey diyemiyoruz.
Bir Özal uygulaması gösteren Tayyip bizi şaşırtmamakla birlikte, bizi hayal kırıklığına uğrattı. Biz ondan bir de Menderes uygulaması beklerdik. Mesela çıkıp basın mensuplarının karşısına “Cumhurbaşkanı adayım, şu elimde görmüş olduğunuz odun kardeşimdir.”
|
Meclisteki DTP’liler
MHP’yle el sıkışıp, kardeşlik edebiyatında çığır açan DTP’liler, yaptıkları ilginç açıklamalarla geçtiğimiz hafta da gündemde yer işgal etmeye devam ettiler. Meclis’te AKP’nin bir numaralı destekçisi olan DTP’liler, en son Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunda AKP’ye tam destek sağladılar. Zaten Ahmet Türk’ün iptal edilen ilk seçimler sonrası yaptığı açıklama hatırlanırsa durup yadırganmayacaktır. Ne demişti Ahmet Türk:
“Biz Meclis’te olsaydık AKP Cumhurbaşkanını sorunsuz seçerdi.”
El sıkışma gösterisinden sonra ise DTP’lilerden ardı ardına bomba açıklamalar geldi.
İlk olarak, DTP Muş Milletvekili Sırrı Sakık milli maçlara gitmek istediklerini söyledi. Önceki yıllarda hatırlanacaktır, Avrupa’daki her milli maçta sahaya fırlayan bir PKK militanı PKK bayrağı açarak örgüt propagandası yapar, maçın akışına engel olduğu için de Türkiye’nin UEFA’dan ceza almasına neden olurdu. Bu görevi anlaşılan bundan sonra dokunulmazlık zırhına bürünen Sırrı Sakık üstlenecek. Belki de milli maçlara gidip rakip takımları destekleyeceklerdir. DTP’lilerin Türk Milli Takımı’nın amigoluğunu yapacaklarını pek sanmıyoruz. Onlar da böyle bir şeyi kastetmemişlerdir herhalde.
İkinci bomba açıklama ise, bölücü örgüt üyeliğinden yargılanırken seçilen DTP İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel’den geldi. Tuncel, şehit cenazelerine katılmak istediklerini belirtti. Seçimlerden önce de Aysel Tuğluk aynı açıklamayı yapmış ve tepkilerden çekindikleri için bunu şu an için gerçekleştiremediklerini söylemişti. Tuncel’in açıklamasından sonra görüşlerine başvurulan diğer DTP milletvekilleri de tepkiler yüzünden çekimser olduklarını belirttiler. DTP’lilerin “barış güvercini” siyaseti için bu adımın gerekli olduğu da açıklamalarda dile getiriliyor; ancak onlara tavsiyemiz, böyle bir şeye hiç ama hiç kalkışmamaları. Bu milletin iradesi dışında seçilerek Meclis’e girmeleri onlara hiçbir meşruiyet kazandırmaz. Hele hele şehit cenazesine katılma hakkını hiç vermez. Üstelik daha birkaç gün önce bizzat Ahmet Türk “PKK’yı terör örgütü ilan edersem misyonum kalmaz.” diyerek gerçek niyetlerini ortaya koymuşken Türk Milleti bu güruhu şehit cenazesinde görürse ne yapar bilinmez; ancak AKP’lilere yaptıkları yanında devede kulak kalır herhalde.
|
Normalleşiyor muyuz?
Özellikle seçimlerden sonra başlayan bir propaganda, yaşadığımız gerçekliğin ne kadar farklı yansıtıldığı konusunda önemli veriler ortaya koyuyor. Söz konusu propaganda, “normalleşme”... Bu propagandayı ise dinci medya ve Hürriyet kol kola yürütüyor.
Hatırlanacağı gibi, benzeri bir propaganda 28 Şubat sonrası ve AKP’nin ilk iktidara geldiği 2002 seçimlerinden hemen sonra da yapılmıştı. 28 Şubat sonrası iktidarın sağa geçmesi bize normalleşme olarak sunulmuştu. Şimdi de gericilerle bölücülerin TBMM’yi işgal etmesi bize normalleşme gibi sunuluyor. Acaba durum gerçekten de öyle mi? Özellikle yemin töreninde DTP’lilerle MHP’lilerin el sıkışıp can ciğer kuzu sarması olması normalleşmenin en önemli göstergelerinden biri olarak gösteriliyor. MHP bugüne kadar söylediği her şeyi bir kenara bırakıp terör örgütünün uzantılarıyla el sıkıştıysa bu durum Türkiye’nin normalleştiğini göstermez. Aslında Türkiye’de 20 yıldır teröre karşı verilen mücadelenin, akan kanın ve gözyaşının sonucunda işbirlikçi iktidarlar eliyle terör örgütünün TBMM’ye kadar girdiğini ve sözde milliyetçi parti ile el sıkışacak kadar meşrulaştığını gösterir. Tabi o da işbirlikçi iktidar ve sözde milliyetçi parti açısından böyledir. Yoksa bu terör örgütünün de sözde milliyetçi partinin de Türk Milletinin gözünde bir meşruluğu yoktur.
Normalleştiğimize bir diğer önemli kanıtı da Hürriyet gazetesi sunuyor. 14 Ağustos tarihli Hürriyet’te yer alan habere göre eşi türbanlı vekil sayısında %7’lik bir azalma varmış. Bu durum Meclis’te geçen dönem oluşan görüntüden farklı olarak yorumlanıyor ve AKP’nin normalleşmesinin Meclis’teki yansıması olarak sunuluyor. Yani Hürriyet’e göre, AKP gibi şeriatçı bir partinin %47 oy alması değil mesele. Mesele Meclis’teki türbanlı eş sayısı. Meclis’teki türbanlı eş sayısının azalmasını olumlu bulan Hürriyet’e bir hatırlatma: O türbanlı eşi olan milletvekillerinden biri Cumhurbaşkanı adayı oldu ve eşi türbanlı ilk Cumhurbaşkanı olması işten bile değil. Üstelik bütün devlet kurumlarının açıktan tavır aldığı bir partinin adayı olarak ortaya çıktı. Bu mudur şimdi normalleşme? Bölücülerle gericilerin hakim olduğu ve her türlü anayasal değişikliği elbirliği ile geçirebilecekleri bir Meclis tablosu ortada dururken hangi akla hizmet normalleştiğimiz propagandası yapılabiliyor anlamak güç.
|
Medyada
neler oluyor?
Son bir aylık süreçte medyada önemli gelişmeler ve transferler birbiri ardına gündeme geliyor. Özellikle seçimlerden sonra medya kuruluşları da kendilerine belli stratejiler çizmeye çalışırlarken, bu stratejiler doğrultusunda transferler de gündeme geliyor.
İlk önemli değişiklik Sabah gazetesinde yaşanmıştı. TMSF’nin el koymasından sonra tamamen iktidar yanlısı tavır alan Sabah gazetesi, buna uygun bir yazar kadrolaşmasına gitmeye başladı. Seçimlerden hemen önce istifa eden Yılmaz Özdil, Sabah’ın en çok okunan yazarıydı. Muhtemelen seçimden sonra defterinin dürüleceğini düşünen Özdil, seçimlerden hemen önce yazdığı bir veda yazısı ile Sabah’tan ayrılmıştı. Özdil, özellikle AKP karşıtı yazılarıyla son dönemin en sert muhalif yazarı ve aynı zamanda en çok okunan köşe yazarları arasındaydı.
Sabah gazetesi, Özdil’in ayrılmasından sonra adeta iktidardan özür dilercesine yerine Nazlı Ilıcak’ı getirdi. Böylece bünyesindeki en muhalif yazarın yerine en iktidar yanlısı yazarlardan birini getirerek iktidarın kayıtsız şartsız destekçisi olacağının ipuçlarını vermeye başladı.
Yılmaz Özdil ise, kısa bir suskunluğun ardından Hürriyet gazetesinde kaldığı yerden ve aynı sertlikte yazılarına yeniden başladı. Hürriyet gazetesi özellikle yurtdışı ortaklıklarının da verdiği güvenle son dönem Cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunda Gül karşıtı ve uzlaşmacı bir çizgi tutturdu. Bizzat Ertuğrul Özkök’ün geçtiğimiz hafta yayımlanan iki yazısı, Gül’e çekilme önerisi ve dinci kesime de “Bu meseleyi askerle hesaplaşma meselesine dönüştürmeyin.” çağrısı idi. Bunların tabi herhangi bir müdahale ihtimaline karşın “Sizin yanınızdayız.” mesajı vermek için yazıldığı da iddia ediliyor.
Hürriyetin son Yılmaz Özdil transferinden sonra Emin Çölaşan, Bekir Coşkun ve Yılmaz Özdil troykasının AKP’yi nasıl mahvedeceği konuşulurken, Çölaşan’ın işine son verildiği haberi geldi. Ertuğrul Özkök’ün yazdığı açıklama yazısında her ne kadar Doğan Yayın İlkeleri’nin kişilik hakları ile ilgili maddelerine uymadığı için işine son verildiği belirtilmiş olsa da, bu açıklama kimseye inandırıcı gelmiyor. Çölaşan’ın işine son verilmesinden sonra Bekir Coşkun’un da istifa edeceği yönünde söylentiler çıktı. Hatta Coşkun, perşembe günü yazdığı yazısında okurlarına “Ben ne yapmalıyım?” diye sordu.
Medyadaki transferler bir süre daha gündemi meşgul edecek gibi görünüyor. Bunun sonu nereye varır bilinmez; ancak görünen o ki, medya alanında da iki kutup oluşturulmaya çalışılıyor. Bir tarafta tamamen AKP yanlısı Fethullahçı medya, diğer tarafta da Aydın Doğan medyası. Özellikle Doğan’ın son olarak Vatan’ı almasıyla medya alanında iki tekel oluşmuş durumda.
|
..kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... ..kısa... |
Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı adayı olmasının ardından PTT Genel Müdürlüğü, çiçekler serisinden anma pulu çıkardı. Bilin bakalım serinin ilk çiçeği kim? Tabii ki “gül”... Geçtiğimiz perşembe günü çıkan pulların Abdullah Gül’ün adaylığını açıkladıktan iki gün sonra ortaya çıkması büyük bir tesadüf. Her ne kadar PTT Genel Müdürlüğü yetkilileri çiçekler serisinin ve seri başı olarak da “gülün bu zamanda ortaya çıkışının Gül’ün Cumhurbaşkanlığı adaylığı ile ilgisinin olmadığını” söyleseler de pek inandırıcı bulunmadı. Gül pulu kullanacakları şimdiden uyaralım; sakın pulun yanlış tarafını tükürüklemeyin!
Bu yıl 18.’si düzenlenen ve ülkücü camianın yoğun olarak katılım sağladığı Zafer Kurultayı’na bu yıl MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli katılmadı. MHP eski Genel Başkanı Alparslan Türkeş’in zamanında başlayan ve her yıl Kayseri’deki Tekir Yaylası’nda toplanan Zafer Kurultayı, iki yıldır ilginç görüntülere sahne oluyor. Geçtiğimiz yıl Kürtçe şarkılar eşliğinde halay çeken ülkücüler, bu yıl da semah döndüler; ancak bu yılki törenlerde Bahçeli’nin bulunmaması, “MHP’nin özellikle DTP’lilerle el sıkışma olayından sonra tepkilere maruz kalmamak için katılmadığı” yönünde yorumlara sebep oldu. Katılımın da geçen yıllara göre sönük kaldığı gözlendi. Bu arada MHP yönetiminden yapılan açıklamada, Ankara’da yaşanan kritik süreçten dolayı katılmadıkları ifade edilirken, Bahçeli de bir parti geleneğini yıkmış oldu.
Türkiye’den Akdeniz’de petrol aranması konusunda Rumlara karşılık verildi. TPAO’ya verilen yetkiye göre Akdeniz’de dört noktada petrol aramasına başlanacak. Bu noktalardan biri de, Rumların arama yaptığı noktalardan biriyle kesişiyor. Rumların açtığı ihalenin 16 Ağustos’ta sona ermesinin ardından Türkiye’de böylece bu alanda söz sahibi olmak için adım atmış oldu. Dışişleri’nden yapılan açıklamaya göre Rumların attığı her adıma karşılık verileceği bildirildi. Rumların ihale sonrası aramaya başlamaları taktirde bölgeye Donanma gönderilmesi dahil her türlü önlemin alınacağı kaydedildi.
CHP’de sular durulmuyor. Seçimlerin ardından Baykal’a yönelik istifa çağrıları ve muhalif kesimlerin eylemleri bitmek bilmiyor. Geçtiğimiz haftalarda Genel Merkez binası önünde Mustafa Sarıgül yandaşlarının yaptığı eylem, CHP’li Çankaya Belediyesi’ne ait çöp kamyonlarının binanın etrafını sarması sayesinde önlenmişti. Geçtiğimiz hafta da Genel Merkez binası Bergamalı köylülerin yıkama eylemine sahne oldu. Deterjanlı su ve süpürgelerle gelen köylüler, “Baykal istifa!” sloganları eşliğinde Genel Merkez binasının önünü süpürdüler. Köylülerin başında, bölücü örgütle bağlantısı olduğu gerekçesiyle, parti üyeliğinden atılan Oktay Konyar’ın bulunması dikkati çekti. Bilindiği gibi, DTP’lilerin hemen tüm eylemlerinde boy gösteren Konyar, geçtiğimiz yıl parti disiplin kuruluna verilerek CHP ile ilişkisi kesilmişti.
Demokrat Parti’yi diriltme çabaları sürüyor. Seçimler öncesinde ANAP ve DYP’nin birleşmesinden ortaya çıkan Demokrat Parti, Mehmet Ağar başkanlığında seçime girmiş, baraj altında kalınca da Mehmet Ağar istifa etmişti. DP’lileri şimdilerde “Genel Başkan kim olacak?” merakı sardı. Daha geçtiğimiz haftaya kadar hiçbir aday çıkmamıştı. Ancak geçen hafta Gazeteci Nevval Sevindi aday olduğunu açıkladı. Bunun üzerine başlayan “Parti Fethullahçılaşıyor mu ?” tartışmaları sürerken, Mehmet Ağar geri dönüş sinyali verdi. Partisinin Genel İdare Kurulu’na (GİK) bir faks gönderen Ağar, Genel Kurul’a kadar Genel Başkan’ın kendisi olduğunu belirtti.
|
|